Şu sıralar nereye dönsem Serenay Sarıkaya’nın podyum yürüyüşü ile ilgili bir şeyler yazıyor. İlk başlarda neredeyse tüm yorumlar çok etkileyici olduğu yönündeyken bir anda ibre tersine döndü. Toplu bir “beğenmeme” ayininde hep benzer kelimeler kullanıldı: Şımarık, fazla özgüvenli, yapmacık, cringe… Birkaç saniyelik görüntüden bir insanın karakterine uzanan oldukça hızlı bir yolculuk. Oysa görüntülerdeki kişi kamuoyunun yıllardır tanıdığı kişiden çok farklı görünmüyordu. Değişen biraz da görünürlüğün yoğunluğuydu. Daha fazla alan kaplamış, kendine güvenini daha açık sergilemiş, insanların kendisine baktığını bilerek ve bundan rahatsız görünmeden yürümüştü. Bu küçük magazin tartışmasını ilginç kılan da yürüyüşün kendisinden çok bir insanın kendinden emin olmasının hangi noktada fazla özgüvene, görünür olmaktan çekinmemesinin hangi noktada şımarıklığa dönüştüğü. Bu dönüşümün ölçüsünü kimin belirlediği.
Görünür olmak ama nasıl?
Görünürlükle tuhaf bir ilişkimiz var. Başarıyı, özgüveni, iddiayı, kararlılığı çoğu zaman olumlu özellikler arasında sayıyoruz. Ancak bunların sergilenmesine ilişkin görünmez sınırlarımız da var. Başarılı olabilirsiniz, fakat başarınızı fazla önemsememeniz beklenebilir. Kendinize güvenebilirsiniz, ama bunun fazla görünür hale gelmesi rahatsızlık yaratabilir. Ne istediğinizi bilmeniz takdir edilebilir, istediğinizi açıkça talep ettiğinizde aynı özellik “talepkarlık” adını alabilir. Kararlılık bir noktadan sonra inatçılığa, ısrar geçimsizliğe, özgüven kibre dönüşebilir. İlginç olansa bu kelimelerin bir noktadan sonra insanın kendisini tarif etmeye başlaması. Bir insanın ne yaptığı üzerine konuşurken bir anda nasıl biri olduğu üzerine konuşmaya başlıyoruz.
Sanırım son zamanlarda en fazla bu geçişe takılıyorum. Ortada bir karar, bir talep, bir itiraz, bir başarı ya da çözülmemiş bir sorun oluyor. Birisi bu konuda konuşmaya başlıyor. Bir süre sonra kararın doğruluğu yerine kişinin öfkesi, talebin makullüğü yerine kişinin talepkarlığı, başarının büyüklüğü yerine mütevazılığı, çözülmeyen sorun yerine ısrarcılığı konuşuluyor. “Bu kararın gerekçesi ne?” diye başlayan bir konuşma “Neden bu kadar öfkelisin?” ile bitebiliyor. “Bunun yapılmasını istiyorum” cümlesine “Çok talepkarsın” cevabı gelebiliyor. Yaptığı işin önemli olduğunu söyleyen birine işin öneminden önce tevazu hatırlatılabiliyor. Aynı konuyu birkaç kez gündeme getiren bir insanın neden hala cevap alamadığı yerine zor biri olup olmadığı tartışılabiliyor.
Bu dönüşüm oldukça kullanışlı da. Çünkü bir iddiayla uğraşmak emek istiyor. Söylenen doğru mu, talep makul mü, verilen karar savunulabilir mi, ortada gerçekten bir sorun var mı, bir haksızlık yapılmış olabilir mi diye düşünmek gerekiyor. Kişiyi değerlendirmek daha kolay. Fazla hassas, fazla öfkeli, fazla hırslı, fazla talepkar, fazla kendine güvenen, fazla ısrarcı… “Fazla” kelimesi burada şahane bir iş görüyor. Bir ölçü varmış ve o ölçünün nereden geçtiğini hepimiz biliyormuşuz gibi. Üstelik bu değerlendirmeler pekala doğru da olabilir. İnsan gerçekten kaba davranabilir, haksız bir talepte bulunabilir, kendisini olduğundan önemli görebilir, çevresindekileri yoracak kadar ısrar edebilir. Fakat kişinin karakteri hakkında vardığımız hüküm, ortaya koyduğu iddiaya cevap vermiyor. Kaba bir insan haklı olabilir. Kendini beğenmiş bir insan önemli bir iş yapmış olabilir. Yorucu bir insan makul bir şey istiyor olabilir. İnsanı sevip sevmememizle söylediğinin doğru olup olmaması arasında zorunlu bir bağ yok.
“Sakin ol” cümlesini bu yüzden sinir bozucu buluyorum. İlk bakışta olgunluk çağrısı gibi duruyor. Bazen gerçekten ihtiyaç da var. Kimse sürekli öfkeli insanlarla yaşamak istemez. Fakat “sakin ol” çok kolay biçimde konuşmanın yönünü değiştirebiliyor. Birinin neden kızdığı yerine ne kadar kızmaya hakkı olduğunu konuşmaya başlıyoruz. Üstelik ton tartışması sonu olmayan bir alan. Daha yumuşak söyleyebilirdi, daha uygun bir zaman seçebilirdi, biraz bekleyebilirdi, bu kadar doğrudan konuşmayabilirdi, daha diplomatik davranabilirdi. Bunların her zaman daha iyisi bulunabilir. Bu yüzden “Bunu neden böyle söylüyorsun?” sorusu bazen “Söylediğin şey hakkında ne yapacağız?” sorusunu süresiz ertelemenin çok zarif bir yolu haline gelebiliyor.
Seninle gurur duyuyorum (çünkü…)
Başarı karşısında kullandığımız dil de benzer bir işlev görebiliyor. Bir insan kendi yaptığı işin önemli olduğunu söylediğinde bunu garipsemeye oldukça yatkınız. Aynı değerlendirmeyi bir başkası yaptığında takdir olarak gördüğümüz halde kişinin kendisinden duyduğumuzda kibir ihtimalini düşünmeye başlıyoruz. Ardından tanıdık cümleler geliyor: “Herkes yapıyor”, “tek yapan sen değilsin”, “çok da büyütmemek lazım”, “biraz mütevazı olmak gerek.” Belki gerçekten büyütüyordur. Fakat gerçekten önemli bir şey yapmış olması da mümkün. Hatta yaptığı işin ne kadar zor olduğunu herkesten iyi biliyor olabilir. Buna rağmen insanın kendi başarısına biçtiği değer, başkalarının aynı başarıya biçtiği değerden daha şüpheli kabul edilebiliyor.
Mütevazılık burada ayrı bir yere sahip. İnsanın kendi sınırlarını bilmesi, yanılabileceğini kabul etmesi, başkalarının katkısını görmesi kıymetli. Başkasına “mütevazı ol” dediğimizde ise erdem tavsiyesinin yanına bir sınır çizme iddiası ekleniyor. Kendine şu kadar güvenmen makul, şu kadarı fazla. Başarından şu kadar söz edebilirsin, sonrası gösteriş. Şu kadar isteyebilirsin, sonrası talepkarlık. Şu kadar ısrar edebilirsin, sonrası geçimsizlik. Bu sınırları gösteren ortak bir cetvelimiz yok ama yine de birbirimizin cetvelini tutmaya fazlasıyla hevesliyiz.
Bunun daha sevimli bir versiyonu da var: “Seninle gurur duyuyorum.” Bu cümle elbette pek çok ilişkide çok güzel bir anlam taşıyor. Çocuğumuzla, eşimizle, ailemizle, gelişimine katkıda bulunduğumuz biriyle, mücadelesine yıllarca tanıklık ettiğimiz yakın bir arkadaşımızla gurur duyabiliriz. Eşit yetişkinler arasındaki profesyonel ilişkilerde ise bazen üzerinde düşünmeye değer buluyorum. “Tebrik ederim”, “çok iyi iş çıkardın”, “bu önemli bir başarı”, “senin adına çok sevindim” yapılan işe ilişkin bir takdir ifade ediyor. “Seninle gurur duyuyorum” bunlara belli belirsiz bir aidiyet ve onay ilişkisi ekleyebiliyor. İnsanın içinden bazen “Benim başarımla senin ilişkin ne?” diye sorması bundan. Belki yalnızca bir ifade alışkanlığı. Yine de “Herkes yapıyor” ile “Seninle gurur duyuyorum” gibi birbirine zıt görünen iki cümlenin bazı bağlamlarda ortak bir tarafı var: Başarının anlamını belirleme yetkisini konuşan kişi kendisinde görüyor. Birinde küçültüyor, ötekinde onaylıyor.
“Geçimsiz” kelimesi bütün bunların sonunda ortaya çıkan en kullanışlı sıfatlardan biri olabilir. “Bu konuda fazla ısrar etti” dediğimizde belirli bir davranıştan söz ediyoruz. “Toplantıda kaba konuştu” dediğimizde incelenebilecek bir olay var. “Verilen cevabı kabul etmedi” dediğimizde neden kabul etmediğini sorabiliriz. “Geçimsiz biri” dediğimiz anda bunların hepsi aynı karakter özelliğinin belirtilerine dönüşüyor. Neden sürekli itiraz ediyor? Geçimsiz çünkü. Neden aynı meseleyi yeniden açıyor? Zor biri çünkü. Neden verilen cevapla yetinmiyor? Hiçbir şeyden memnun olmuyor çünkü. Bu açıklama biçimi çok ekonomik. Ortadaki sorun hala çözülmemiş olabilir, verilen cevap yetersiz kalmış olabilir, insan üçüncü kez konuşuyordur çünkü ilk iki seferinde dinlenmemiştir. Bunları ayrı ayrı değerlendirmek yerine kişiliğe başvurunca ortada çözülmesi gereken bir sorun kalmıyor. Yönetilmesi gereken bir insan ortaya çıkıyor.
Had bildirmeyi genellikle sert bir eylem olarak düşünüyoruz. Birinin yerini göstermek, susturmak, sınırını hatırlatmak gibi. Oysa yetişkinler arasındaki had bildirme çoğu zaman çok daha medeni bir dil kullanıyor. “Biraz sakin ol”, “fazla büyütüyorsun”, “çok talepkarsın”, “biraz mütevazı ol”, “sen de çok zorsun” derken kimse açıkça “haddini bil” demiyor. Yine de karşımızdakinin ne kadar kızabileceğine, ne kadar isteyebileceğine, kendisine ne kadar güvenebileceğine, başarısını ne kadar önemseyebileceğine ve ne kadar ısrar edebileceğine ilişkin bir sınır çiziyoruz. Bana kalırsa bunun en etkili yolu da insanı susturmak yerine konuşmanın konusu haline getirmek. Talep talepkarlığa, itiraz geçimsizliğe, öfke mizaca, özgüven kibre dönüşüyor. Fiiller sıfatlaşıyor, olaylar karakter özelliği haline geliyor. Böyle olunca insan sadece söylediği şeyin karşılığını alamamakla kalmıyor, kendi deneyimini tarif etme hakkını da yavaş yavaş karşısındakine bırakıyor. Neye kızdığı yerine ne kadar kızmasının makul olduğu, neyi başardığı yerine o başarıya ne kadar değer vermesinin uygun olduğu, ne istediği yerine ne kadar istemeye hakkı olduğu konuşuluyor. Yani onu değerlendirmeye başladığımız anda sadece nasıl biri olduğuna ilişkin bir yorum yapmıyoruz. Nasıl olması gerektiğine ilişkin bir ölçü de koyuyoruz.
Bence yetişkinlerle yetişkin gibi konuşmak biraz da bu ölçüyü koyma hakkını kendimizde görmemeyi gerektiriyor. Karşımızdakinin özgüvenine, öfkesine, sevincine, hırsına, ısrarına ya da kendisine biçtiği değere bir üst sınır çizmemeyi. Bunların hepsi eleştirilebilir, tartışılabilir, hatta bazen gerçekten yorucu bulunabilir. Ama bir başkasının nerede “fazla” olmaya başladığına karar verdiğimiz anda konuşmanın konusu fark ettirmeden değişiyor. Artık onun söylediği şeyi konuşmuyor, ona ne kadar yer kaplamasının uygun olduğunu anlatıyoruz. Belki had bildirmek de çoğu zaman bundan ibaret. Kendi sınırımızı, başkasının haddi sanmak. Haddimizi bilenlerden olalım.