"Enter"a basıp içeriğe geçin

“Sen kendini kimlerle mukayese ediyorsun İbrahim?”

İnsanın kendisini başkalarıyla karşılaştırması kaçınılmaz sanırım. Daha iyi miyiz, daha kötü müyüz, ileride miyiz, geride miyiz? Sıralamalara kafayı takmamız da bundan, herkesin sürekli bir yarış içinde olması da. Kurumlar da bunu yapıyor. Üniversiteler başka üniversitelere, dergiler başka dergilere, konferanslar başka konferanslara, etkinlikler başka etkinliklere bakıyor. Sistem sürekli kıyaslıyor, ölçüyor, biçiyor. Sonra kıyas bir yaşam biçimi haline geliyor. Annenin dilinden düşürmediği Ruşen amcanın oğlu Sedat oluyor. Bunun modern dünyada daha havalı bir ismi var. “Benchmarking“.

Ancak benchmarkingin küçük bir ön koşulu var: Benchmark olarak seçtiğiniz şeyi az çok tanımanız gerekiyor. İşin ilginç tarafı bu ön koşulun karşılaştırma yapma hevesimizi pek azaltmaması. Hatta bazen tam tersi oluyor. Bir şeyi ne kadar az tanıyorsak onunla kendimizi karşılaştırmak o kadar kolaylaşıyor. Çünkü bilmediğimiz dünyanın ayrıntıları yok. Ayrıntılar olmayınca da geriye bizim doldurabileceğimiz geniş ve ferah bir alan kalıyor. Böylece karşılaştırdığımız şeyi var olduğu haliyle değil de kafamızda kurduğumuz haliyle ölçmeye başlıyoruz. Sonra kendimizi de bu hayali versiyonun yanına koyuyoruz. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde sonuç çoğu zaman hiç de fena çıkmıyor.

* Ruşen amcanın oğlu Sedat bu bakımdan daha dürüst bir rakipti. En azından adamı tanıyorduk.

Mahallenizdeki pastaneyi Paris’teki bir pastaneyle karşılaştırabilirsiniz. İkisinde de kruvasan vardır. Üniversitenizi Harvard’la karşılaştırabilirsiniz. İkisinde de öğrenciler, hocalar ve dersler vardır. Mahalle takımınızı Real Madrid’le karşılaştırabilirsiniz. İkisinde de sahaya on bir kişi çıkar. Biraz daha uğraşırsanız kendi lehinize göstergeler bile bulabilirsiniz. Bizim çocuklar mesela maçtan sonra kendi formalarını kendileri yıkıyor olabilir. Real Madrid’de böyle bir maliyet bilinci yoktur. Oradan bizim takıma artı puan bile yazarız.

Karşılaştırmanın en güzel tarafı bu gibi. Yeterince uzaktan bakarsanız hemen her şey birbirine benzer. Ancak sorun benzerliği karşılaştırılabilirlik sanınca başlıyor. Bir şeyin adı konferans olabilir. Bir başkasının da adı konferans olabilir. İkisi de beş gün sürebilir. İkisinde de insanlar bir şeyler anlatabilir. İkisinde de öğle arası olabilir. Hatta ikisinin de sonunda katılım belgesi verilebilir. Buraya kadar muazzam bir benzerlik var.

Sonra birinin kayıtlarının açıldığı gün dolduğunu öğrenirsiniz. Dünyanın farklı yerlerinden insanlar, o konuda çalışan en yetkin birkaç kişiden sunum dinleyebilmek için aylar öncesinden programlarını ayarlar. Katılımcıların önemli bir kısmı zaten o alanda çalışan araştırmacılardır. Konuşma aralarında kurulan ilişkiler bazen sunumların kendisi kadar değerlidir. İnsanlar ciddi bir kayıt ücreti öder, seyahat eder, konaklar ve bunu isteyerek yapar. Diğerinin başka bir amacı, başka bir hedef kitlesi, başka bir ölçeği, başka bir işlevi olabilir. Bunda hiçbir sorun yoktur. Sorun, ikisini yan yana koyup fiyat etiketlerine bakarak rahatlamaya başladığımız yerde çıkar. “Bak, onlar ne kadar pahalı.” Doğru. Rolls-Royce da benim arabamdan pahalı :=)

İnsanlar ve kurumlar kendilerine birer referans grubu seçiyor. Kimlerle aynı ligde olduğumuzu, neyin bizim için başarı sayılacağını, neyin pahalı, ucuz, iyi veya kötü olduğunu bu gruplara bakarak anlamaya çalışıyoruz. Fakat referans gruplarının çok ilginç bir türü var. Bunların bazıları hayali referans grupları ancak gerçekten var olan insanlardan ve kurumlardan oluşuyor. Hayali olan onların bizim kafamızdaki halleri.

Hiç bulunmadığımız kurumların nasıl çalıştığını biliyoruz. Hiç katılmadığımız etkinliklerin ne sunduğunu biliyoruz. Hiç parçası olmadığımız akademik toplulukların standartlarını biliyoruz. Hatta bazen oralarda çalışan insanların bizden çok da farklı olmadığını da biliyoruz. Nasıl bildiğimiz kısmı biraz karanlık. Ama biliyoruz. Sonra da bu dünyaların zihnimizde oluşturduğumuz versiyonlarıyla kendimizi karşılaştırıyoruz. Sonuç çoğu zaman fevkalade. En iyisi biziz.

Gerçek bir referans grubu acımasızdır. Hayali referans grubu ise son derece anlayışlıdır. Gerçek referans grubunun içine girdiğinizde ayrıntıları görürsünüz. İnsanların ne bildiğini, ne kadar çalıştığını, hangi standartlarla değerlendirildiğini, hangi kaynaklara eriştiğini, neyin sıradan kabul edildiğini fark edersiniz. Uzaktan bakarken olağanüstü sandığınız bazı özelliklerinizin orada son derece sıradan olduğunu keşfedebilirsiniz. Daha kötüsü, kendi dünyanızda gayet yüksek sandığınız bir standardın başka bir yerde başlangıç koşulu olduğunu görebilirsiniz. Bu nedenle uzaktan karşılaştırmanın psikolojik açıdan bazı avantajları vardır. Mesafe özgüveni korur.

Üniversite sıralaması aşkımız bundan kaynaklı olabilir mi?

Belki sıralamaları bu kadar sevmemizin nedenlerinden biri de budur. Sıralamalar ayrıntılarla uğraşmadan kıyaslama imkanı verir. Bir üniversitenin nasıl bir üniversite olduğunu, hangi koşullarda çalıştığını, neyi amaçladığını bilmek zorunda değilsinizdir. Yanında bir sayı vardır. 37. olmuşsa 52. olandan iyidir. İlk 100’e girdiyse seviniriz, 101. olduysa üzülürüz. Yetmezse alan sıralamasına bakarız, orada da olmazsa genç üniversiteler sıralamasına. O da olmadıysa mutlaka bize uygun başka bir kategori bulunur. Yeterince çok sıralama, gösterge ve referans grubu varsa herkesin kendisini başarılı hissedebileceği bir yer vardır. Bunu bilen sıralamacılar her hafta yeni bir sıralama icat ederler. Çünkü sıralamada yüksekte hissetmek iyidir. Türk interneti bunun adını yıllar önce koymuştu: “Fenerbahçe kırmak üzereyken tanımlanan rekorlar.” (ben de eskilerin fenerbahçelisiyim, sakin ol dostum :=))

Neydi bu fenomen? Fenerbahçe bir şey yapmak üzereyken daha önce kimsenin rekor olduğunu bilmediği bir rekor ortaya çıkar: “Son 25 yılda sezonun ilk altı maçında en az dört galibiyet alıp deplasmanda üçten fazla gol atan ilk takım” gibi. Rekor doğrudur. Asıl güzelliği de budur. Kimse yalan söylemiyordur. Sadece kategori başarının kendisinden hemen önce dünyaya gelmiştir.

Kendimizi karşılaştırmadan duramıyoruz ama karşılaştırmanın sonucu biraz da kimi, neyi ve hangi ölçüyü seçtiğimize bağlı. Üstelik bunları seçme özgürlüğümüz sandığımızdan fazla. Referans grubunu biraz genişletiyor, biraz daraltıyor, ölçüyü değiştiriyor, olmadı yeni bir kategori buluyoruz. Sonunda kendimiz hakkında anlatmak istediğimiz hikayeye uygun bir karşılaştırmaya ulaşmak çoğu zaman mümkün oluyor.

Oysa bazen yaptığımız şeyin değerli olması için birilerini geçmemiz, bir sıralamada yükselmemiz ya da dünyanın başka bir köşesindeki bir şeye benzediğimizi kanıtlamamız gerekmiyor. Bir etkinlik kendi kitlesi için çok iyi bir etkinlik, bir üniversite kendi amacı doğrultusunda çok iyi bir üniversite, bir araştırmacı yaptığı işte çok iyi bir araştırmacı olabilir. Belki her şeyi bir yarışa çevirmeden önce yapılması gereken ne yaptığımızı ve neden yaptığımızı biraz daha iyi anlamak ve anlatabilmektir. Sonra istersek yine kıyaslarız. Ama tabi her şeyden önce başlıktaki soruyu en az bir kez sormakta fayda var :=)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir