Hayatımın en büyük projesini yazıyorum. Daha önce de yazmıştım. Olmamıştı. Sonra o öneriden üç ayrı proje ve bir sürü başka araştırma çıktı. Birkaç gündür yine “niye yapıyorum ki” sorgulamasına girdiğimden yazma süreci biraz yavaşladı. Çünkü istatistiklere baktım. Yaptıklarıma, yapabileceklerime, önüme çıkanlara; coğrafyaya, cinsiyete, yaşa, ekonomik/kültürel/sosyal sermayelere; yarın ölsek gitsek hiçbirinin anlamı olmayacağına. Yani bazı varoluşsal sancılar çekiyorum yine, anlıyor musun :=) Ancak ne yapsan da olmazcılardan olmadığım için ihtiyacım olanın biraz ara verip nefes almak olduğunu biliyorum. Ara verdim. O arada büyük şef Emanuel, sosyologlar arasından söylediğini gerçekten anlayabildiğim nadir insanlardan Ivan ve henüz yüksek lisans öğrencisi olmasına rağmen daha şimdiden efsane işler yapacağını öngörebildiğim Kalina’nın son makalesine denk geldim. Varoluş sancılarım tetiklendi ve bu iyi bir şey. Korkarım arayı biraz uzatacağım ve üstüne uzun bir blog yazacağım. Hazırsak başlıyoruz.
Şimdi öncesinde bu yeni makalenin künyesi:
Kwiecień, K., Kislenko, I. & Kulczycki, E. Limited western circulation of Soviet scientometrics: the case of Naukometriya. Scientometrics (2026). https://doi.org/10.1007/s11192-026-05786-9
Aslında Ivan ve Emanuel’in aynı proje kapsamında yazdıkları diğer makalenin de iletişimini yapmıştım. O da burada: https://www.zehrataskin.com/index.php/2025/11/23/bilimsel-hafizanin-kor-alanlari-ve-mulchenkonun-kaybolan-hikayesi/
Bilim tarihini nasıl hatırlıyoruz?
Her bilim alanının bir başlangıç hikâyesi var. Kim başlattı, hangi çalışma alanın temellerini attı, hangi kavram nerede ortaya çıktı, ilk önemli dergi hangisiydi? Zaman geçtikçe bazı isimler bu hikâyelerin içine iyice yerleşiyor. Yeni gelenler onları okuyor, onlara atıf veriyor, derslerde onları öğreniyor. Sonra biz de geriye bakıp alanın tarihini o isimler üzerinden anlatıyoruz.
Scientometrics için de gayet tanıdık bir hikâye var. Eugene Garfield var mesela. Science Citation Index var. Citation analysis var. Derek de Solla Price var. Little Science, Big Science var. Bilimin büyümesini, bilimsel iletişimi ve atıfları nicel yollarla inceleyen bir araştırma alanının gelişimini anlatırken bu isimlerle karşılaşmak çok normal. Bugün alanın geçmişine baktığımız yerden bunlar scientometrics tarihinin temel taşları gibi görünüyor.
Aynı yıllarda Demir Perdenin öteki tarafında da bilim üzerine çalışan, bibliyografik verileri kullanan, atıfları ve bilgi akışlarını inceleyen araştırmacılar vardı. Sovyet araştırmacılar Batı’daki gelişmeleri takip ediyor, Price’ın çalışmalarını biliyor ve bunları kendi bilim sistemleri içinde yeniden ele alıyorlardı. Bu çalışmaların en önemlilerinden biri Vasily Nalimov ve Zinaida Mulchenko’nun 1969’da yayımladığı Naukometriya adlı kitaptı. Kitap bilimsel iletişimi bibliyografik veriler üzerinden sistematik biçimde ele alıyor, atıf örüntülerini inceliyor, Sovyet ve Batı bilimindeki bilgi akışlarını karşılaştırıyordu.
Buraya kadar güzel. Sonra hikâyeye küçücük bir ayrıntı ekleniyor.
Bugün hepimizin kullandığı scientometrics sözcüğünün ortaya çıkışı da Naukometriya ile ilişkilendiriliyor. Çünkü Eugene Garfield yıllar sonra bu terimden söz ederken Nalimov’un icat ettiği terim diyor, başka bir yazısında da scientometrics sözcüğünü Nalimov’un kitabının başlığının İngilizce karşılığı olarak anlatıyor.
Yani elimizde herhangi bir eski Sovyet kitabı yok. Elimizde bugün koskoca bir araştırma alanının adını taşıyan, alanın erken dönem temel meselelerini inceleyen ve Batı’daki çalışmalarla aynı dönemde geliştirilmiş bir eser var.
Sonra alan büyüyor. Atıf analizi yaygınlaşıyor. Science Citation Index büyüyor. 1978’de adı Scientometrics olan bir dergi kuruluyor. Scientometrics zamanla kendi dergileri, konferansları, yöntemleri, kavramları ve araştırma toplulukları olan büyük bir alana dönüşüyor. Naukometriya ise bu büyüyen uluslararası bilimsel dolaşımın içinde pek görünmüyor. Garfield’ın ifadesiyle kitap İngilizceye çevrildikten sonra bile Batılı araştırmacılar tarafından görece az biliniyor.
İşte benim gözlerimden kalpler tam burada çıkmaya başladı.
Çünkü bu çok güzel bir bilim tarihi sorusu: Bir araştırma alanına adını veren bir kitap, o alanın uluslararası tarihinde nasıl bu kadar az görünür olabilir?
Bu sorunun peşinden gidince başka sorular da geliyor. Bir fikrin bilim tarihinde yer edinmesini ne belirliyor? Fikrin üretilmiş olması yeterli mi? Başkalarının ona ulaşabilmesi, okuyabilmesi, anlayabilmesi, bibliyografik sistemlerde bulabilmesi, kendi çalışmalarında kullanabilmesi ve ona atıf verebilmesi için nelerin yolunda gitmesi gerekiyor? Sonra bütün bunlar gerçekleştiğinde görünürlük kendi kendini büyütmeye başlıyor mu? Bir kez daha fazla okunan, daha fazla atıf alan ve daha merkezi hale gelen çalışmalar, sonraki kuşakların bilim tarihini kurarken önüne daha sık çıkıyor mu?
Bir de hikâyenin öbür tarafı var. Aynı dönemde üretilmiş başka bilgiye ne oluyor? Hangi fikirler daha az okunuyor, hangi isimler daha az anılıyor, hangi katkılar zamanla alanın ortak hafızasının kenarlarına doğru gidiyor? Bizimkilerin makalesini çok sevme sebebim tam olarak bu. Naukometriya‘nın başına gelenleri tek bir açıklamaya sıkıştırmıyorlar. Kitabın nasıl çevrildiğine, atıflarının nasıl dağıldığına, bibliyografik kayıtlarının nasıl parçalandığına ve Nalimov ile Garfield’ın yıllar boyunca bu kitap hakkında neler konuştuğuna birlikte bakıyorlar. Böylece bir bilimsel fikrin dolaşımını yalnızca fikir üzerinden okumak yerine, o fikri taşıyan dilsel, bibliyografik, kurumsal ve siyasi altyapıları izliyorlar. Araştırma tasarımları da tam bunun üzerine kurulu: çeviri kalitesi analizi, Web of Science atıf analizi ve Garfield-Nalimov yazışmalarına dayanan arşiv araştırmasını bir araya getiriyorlar.
Ve Naukometriya‘nın İngilizce konuşan dünyaya yaptığı yolculuğun ilk durağı 1971 yılında ABD Hava Kuvvetleri oluyor.
Buradan sonrası biraz acayip. Çünkü kitabı İngilizceye çeviren kişi yok. Bir makine var. Hem de 1971’de.
1971’de makine çevirisi?
Naukometriya yayımlandıktan iki yıl sonra, 1971’de kitabın tamamı İngilizceye çevriliyor. Çeviriyi yaptıran kurum ABD Hava Kuvvetleri Foreign Technology Division. Kullanılan sistem ise erken dönem makine çevirisi sistemlerinden Systran. Soğuk Savaş koşullarında Sovyet bilimsel ve teknik literatürünü hızlı biçimde takip etmek için makine çevirisi gayet işlevsel bir araç. Buradaki amaç da Nalimov ve Mulchenko’nun kitabını İngilizce konuşan bilim insanlarına kazandıracak özenli bir akademik çeviri hazırlamak gibi görünmüyor. Metin hızlı bilgi edinme amacıyla üretiliyor. Zaten kapağında da açıkça “information only” yazıyor. Sonra bu “information only” çevirisi kitabın İngilizcedeki tek tam çevirisi olarak kalıyor :=)
Bence hikâyenin ilk güzel tarafı burada. Bir metnin hangi amaçla çevrildiği, çevirinin nasıl yapıldığını da belirliyor. Bir askeri kurumun Sovyet biliminde neler olup bittiğini hızla anlayabilmesi için hazırlanan metinden kavramların inceliklerini, yazarların sesini ve yeni gelişmekte olan bir alanın terminolojisini kusursuz biçimde taşımasını beklemek biraz fazla iyimserlik olur. Bizimkiler de bu nedenle çeviriyi yalnızca “iyi mi kötü mü?” diye değerlendirmiyor. Çevirinin kullanım amacını hesaba katıyorlar ve ardından asıl önemli soruya geçiyorlar: Bu metin daha sonra kitabın uluslararası dolaşımında kullanılınca ne olmuş?
Tabi ki pek iyi şeyler olmamış. Öncelikle Naukometriya, İngilizcede Measurement of Science olmuş. Bugün alanın adı olarak kullandığımız scientometrics sözcüğü, alanın adını verdiği kabul edilen kitabın İngilizce başlığında ortadan kayboluyor. Üstelik sonraki kaynaklarda kitabın adı ve Nalimov’un adı farklı transliterasyonlarla dolaşmaya başlıyor. Naukometriia, Naukometrija, Scientometry, hatta Sciencometry gibi kullanımlar ortaya çıkıyor.
Başlık yine işin kolay kısmı. Sonra bak ne oluyor. İncelenen cümlelerin yaklaşık yüzde 77’sinde en az bir çeviri hatası var. Cümlelerin üçte ikisinde bir ila üç hata bulunuyor. Bazılarında sayı dört ile altıya çıkıyor. Bir cümle yedi hatayla tek başına küçük bir rekora koşuyor. Toplam kalite puanı yüzde 79,88 (bir yöntemle ölçmüşler, makalede detayı var) ve yazarların kullandığı kabul edilebilir kalite eşiğinin epey altında kalıyor.
Hataların niteliği sayıdan daha ilginç. Terminoloji metin boyunca tutarlı kullanılmıyor. Aynı kavram farklı yerlerde farklı biçimlerde çevriliyor. Bazı ifadeler İngilizcede tuhaflaşıyor, bazı cümlelerin anlamı değişiyor, bir cümle tamamen atlanıyor. En güzel örneklerden birinde Rusça metinde “görünmez kolektiflerin” açıkça undemocratic olduğu söylenirken İngilizce çeviride bunlar democratic oluyor. Bir “un” gidiyor, koca fikir gidiyor.
Burada makalenin çok sevdiğim bir bulgusu daha var. Yazarların sınıflandırmasına göre hataların yüzde 60’tan fazlası yazarın güvenilirliğini etkileyebilecek türden. Yaklaşık yüzde 40’ı da kavramsal alanla ilişkili. Bu bana çok önemli geliyor. Çünkü çeviri sırasında bozulan şey yalnızca cümleler ve terimler olmuyor. Okuyucu metnin arkasındaki bilim insanıyla da bu İngilizce üzerinden tanışıyor. Düşünsenize, yıllarca çalışmışsınız, bir alanın erken dönem kavramlarından bazılarını geliştirmişsiniz, bilimsel iletişim üzerine koskoca kitap yazmışsınız. Sonra dünyanın başka bir tarafındaki araştırmacı sizi “was found in a low level” gibi cümlelerle okuyor. Bilimsel güvenilirliğinizle Systran’ın 1971 performansı arasında istemeden bir ortaklık kuruluyor. Bir araştırmacının söylediklerinin anlaşılması kadar, söylediklerinin ona ait bir bilimsel katkı olarak tanınması da bilginin dolaşım koşullarına bağlı. Dil burada yalnızca fikirleri bir yerden başka bir yere taşıyan araç olmaktan çıkıyor. Okuyucunun o fikri ve fikrin sahibini değerlendirdiği ortamın kendisine dönüşüyor.
Sonra bibliyografik sistemler geliyor
Hikâyenin ikinci ayağı atıflar. Yazarlar Naukometriya‘nın Web of Science’taki atıflarını tek tek yeniden oluşturuyorlar. Bu işlem tahmin edilebileceği üzere “Naukometriya yaz, search’e bas” kadar kolay yürümüyor. Kitabın Rusça özgün baskısı, İngilizce çevirisi, farklı başlıklar, farklı transliterasyonlar ve hatalı bibliyografik kayıtlar var. Aynı eser veri tabanında farklı kimliklerle dolaşıyor.
Bütün bunlar birleştirildiğinde Rusça özgün eserin 1969-2025 arasında 328, İngilizce çevirinin 1971-2026 arasında 95 atıf aldığı görülüyor. Üstelik iki versiyon farklı coğrafi dolaşım örüntülerine sahip. Rusça baskının atıfları büyük ölçüde Sovyetler Birliği, Rusya ve Doğu Avrupa çevresinde yoğunlaşıyor. İngilizce çevirinin dolaşımında Çin, ABD ve Malezya gibi başka ülkeler öne çıkıyor. İngilizceye çevrilmiş olmak kitabı otomatik biçimde Batı bilim sisteminin merkezine taşımıyor.
Burada bibliyometriyle uğraşan insanın başına gelen klasik bir şey oluyor: Bir sayıya bakıyorsun, sonra o sayının aslında ne olduğunu düşünmeye başlıyorsun ve günün şenleniyor.
328 atıf ne anlama geliyor?
Naukometriya‘ya yapılmış bütün atıflar mı? Web of Science’ın indekslediği kaynaklarda yakalanabilenler mi? Farklı yazımlarla verilmiş referanslardan araştırmacıların aynı kitaba ait olduğunu tespit edebildikleri mi? Sovyet dönemindeki dergilerin Web of Science kapsamındaki eksikliklerini de hesaba katınca gerçekte kaç tane var? Yazarlar bu sınırlılığı özellikle vurguluyor ve 328 sayısının bir alt sınır olarak okunması gerektiğini söylüyorlar.
Bu küçük ayrıntı benim için makalenin daha büyük meselesine açılan ikinci kapı. Çünkü bilimsel görünürlüğü ölçerken kullandığımız altyapılar aynı zamanda hangi görünürlüğü görebildiğimizi de belirliyor. Bir katkının adı farklı yazılmışsa, başlığı farklı çevrilmişse, yayımlandığı dergiler veri tabanında yeterince kapsanmıyorsa veya atıfları farklı bibliyografik kimliklere dağılmışsa bugün geçmişe bakarken gördüğümüz bilimsel etki de parçalanıyor. Sonra bu parçalanmış geçmişten bilim tarihini okumaya çalışıyoruz.
Garfield ve atıfların kıymeti hakkında bildiğiniz her şeyi sorgulatan o bulgular
Tam burada hikâyeye Eugene Garfield yeniden giriyor ve benim için makalenin en eğlenceli bulgularından biri ortaya çıkıyor.
Garfield zamanında Naukometriya‘nın Batı’daki sınırlı etkisini kitabın dağıtım koşullarıyla açıklamış. Bu açıklama ilk bakışta son derece makul. Sovyetler Birliğinde 1969’da Rusça yayımlanan bir kitaptan bahsediyoruz. İnternet yok. Uluslararası kitap dolaşımı bugünkü gibi çalışmıyor. Soğuk Savaş’ın ortasındayız. İngilizce çeviri de ticari bir yayınevinin raflara dağıttığı normal bir kitap olarak hazırlanmamış. Bizimkiler sonra Garfield’ın kendisinin Naukometriya‘ya kaç kez atıf verdiğine bakıyorlar.
Dört. Bütün kariyeri boyunca dört atıf.
Bu sayı kendi başına çok şey kanıtlamıyor. Zaten yazarlar da dört atıftan dev bir nedensellik çıkarmıyorlar (ben çıkarıyorum. Bkz. atıf nedir neden yapılır, neden yapılmaz?). Yine de hikâyeyi ilginçleştiriyor. Çünkü Garfield kitabı biliyor. Nalimov’u tanıyor. Onunla yıllarca yazışıyor. Nalimov’un başka dört kitabını kendi kurduğu ISI Press üzerinden İngilizce yayımlıyor. Naukometriya‘nın İngilizce makine çevirisinin varlığından da haberdar.
O yüzden “kitap Batı’da az dolaştı çünkü erişmek zordu” açıklaması hikâyenin tamamını taşımaya yetmiyor.
Ve burada benim çok sevdiğim türden bir atıf analizi başlıyor. Milyonlarca kaydın içinden büyük örüntüler çıkarmak yerine dört atfın peşine düşüyorsun. Sonra o dört atıf seni yirmi yıllık mektuplara, yayıncılık kararlarına, Sovyet seyahat izinlerine, kitap sözleşmelerine, para meselelerine ve sonunda bilginin nasıl dolaştığına götürüyor.
Mektuplar açılınca işler daha da güzelleşiyor
Yazarlar Nalimov ile Garfield arasında 1977’den 1997’ye uzanan yazışmaları inceliyorlar. Burada Naukometriya‘nın düzgün bir İngilizce baskısının neden hiç ortaya çıkmadığı yavaş yavaş anlaşılmaya başlıyor. Tek bir sebep yok. Birbirine dolanan birkaç süreç var.
Nalimov kitabın eski halini İngilizce basmaya pek yanaşmıyor. 1982’de Amerikan baskısı için metinde çok sayıda değişiklik yapılması gerektiğini, bunun da en az üç yıllık çalışma gerektireceğini yazıyor. Üstelik bu sırada kendi araştırma ilgileri başka yönlere kaymış durumda. ISI Press tarafında da kaynaklar sınırlı. Nalimov’un başka kitaplarını zaten yayımlamışlar ve yeni bir scientometrics kitabının ne kadar okuyucu bulacağını düşünüyorlar. Garfield’ın yazışmalarında Doğu Avrupa’dan gelen kitapların ticari karşılığına ilişkin kaygılar açık biçimde görülüyor.
Bütün bunların çevresinde bir de Soğuk Savaş var. Nalimov’un ABD’ye gidip kitabını ve çalışmalarını tanıtması kolayca ayarlanabilecek bir akademik ziyaret sayılmıyor. Sovyet makamlarından izin gerekiyor. Nalimov’un kendi siyasi geçmişi süreci daha da zorlaştırıyor. ABD ziyareti ancak 1988’de, kendisine Derek de Solla Price Medal verildikten ve perestroyka (yeniden yapılanma) koşulları ortaya çıktıktan sonra gerçekleşebiliyor.
Yazarlar bu hikâyeyi üç unsurun birlikte çalışmasıyla açıklıyorlar: Nalimov’un kapsamlı revizyon talepleri, ISI Press’in ticari koşulları ve Soğuk Savaş’ın siyasi ve bürokratik sınırları. Bunlardan birini seçip “esas sebep buydu” demiyorlar. Zaten ilginç olan da birlikte çalışmaları. Revizyon için zaman ve kaynak gerekiyor. Yayıncı kaynak ayırmak konusunda çekingen. Yazarla yüz yüze çalışmak siyasi koşullar yüzünden zorlaşıyor. Zaman geçtikçe Nalimov başka konulara yöneliyor. Yeniden çeviri ve yayın planı da yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Ancak bu sırada scientometrics büyümeye devam ediyor.
Yeni çalışmalar yayımlanıyor. Bazıları daha fazla okunuyor. Daha fazla okunanlar daha fazla atıf alıyor. Daha fazla atıf alanlar sonraki araştırmacıların karşısına daha sık çıkıyor. Onlar yeni çalışmaların kaynakçalarına giriyor, alanın temel eserleri olarak anılıyor, derslerde okutuluyor, literatür taramalarında başlangıç noktası oluyor. Bir süre sonra alanın geçmişini anlatırken de aynı isimlere dönmeye başlıyoruz.
İşte benim varoluş sancılarımın tekrar devreye girdiği yer burası. Burada ana soru naukometriya’nın atıf almamasının çok üstünde. Neden sorusunun zilyon karşılığı var. Mevcut sistemlere göre az atıf, az kalite. Peki bilim genel olarak kimi hatırlayacağına nasıl karar veriyor?
Bilim kimi hatırlıyor?
Buraya kadar yazınca aklıma yakın zamanda bizzat yaşadığım küçük bir kurumsal hafıza meselesi geldi. On altı yıl çalıştığım yerden ayrıldım biliyorsunuz. Kapıdan çay içmeye uğrayanların adının dahi uzun uzun emektarlar listesinde anıldığı yerde bile kalmamış adım. Kendi adıma bunu büyük bir mesele olarak görmedim. On altı yıl yeterince uzun bir süre. O sürede yapılan işler, yazılanlar, projeler ve bıraktığım tüm izler zaten kendi kayıtlarını oluşturuyor. Bir web sayfasından silinmek tarihten silinmek anlamına gelmiyor.
Peki ya böyle olmasaydı? Güçlü olan ben olmasaydım? Yaptıklarımın izleri bu kadar çok yere dağılmamış olsaydı? Varlığımı gösterebilmek için tam da beni hatırlamayan o hafızaya ihtiyaç duysaydım? O zaman ne olacaktı?
Naukometriya’nın hikâyesi biraz da bu yüzden aklıma takıldı. Bilimsel hafızada insanları, fikirleri ve katkıları tarihin dışına itmek için birinin gelip bir ismi silmesine ihtiyaç yok. Hatta çoğu zaman ortada böyle bir niyet de yok. Bir bilimsel katkının üretilmesi hikâyenin başlangıcı. Sonrasında o katkının çevrilmesi, dolaşıma girmesi, bulunması, okunması, anlaşılması, kullanılması, atıf alması ve başka çalışmalar tarafından yeniden anlatılması gerekiyor. Bu aşamaların her biri sonrakinin koşullarını etkiliyor. Daha kolay bulunan bir çalışma biraz daha fazla okunuyor. Daha fazla okunan çalışma başka çalışmaların kaynakçalarına giriyor. Oradan yeni araştırmacıların önüne çıkıyor. İsmi daha sık görülüyor, kavramları daha sık kullanılıyor, alan içindeki yeri giderek sağlamlaşıyor. Atıflar birikiyor. Görünürlük birikiyor. Avantajlar birikiyor.
Bilimsel hafızanın öteki tarafı çok daha sessiz. Bir çeviri biraz kötü oluyor. Bir isim başka türlü yazılıyor. Bir kitap yanlış başlıkla kaydediliyor. Bir yayıncı kitabı basmaya değer bulmuyor. Bir araştırmacı seyahat izni alamıyor. Bir veri tabanı bazı dergileri kapsamıyor. Bir çalışma biraz daha az okunuyor. Sonraki çalışma onu görmüyor. Sonraki de önceki çalışmadan öğreniyor. Kimse bir düğmeye basmıyor. Kimse bir ismin üstünü çizmiyor. Sessizlikler de tıpkı avantajlar gibi birikiyor.
Yeterince zaman geçince bütün bu küçük birikimlerin içinden bilim tarihi çıkıyor. Bazı çalışmalar alanın temel eserleri oluyor, bazı isimler kurucu olarak anılıyor, bazı kavramların hikâyesi belirli insanlar üzerinden anlatılıyor. Sonra bu anlatılar yeni makalelere, kitaplara ve derslere giriyor. Yeni kuşaklar da alanın geçmişini büyük ölçüde kendilerine ulaşan bu izlerden öğreniyor.
Bir de Zinaida Mulchenko var.
Bu yazı boyunca fark ettiyseniz ben de sürekli Nalimov dedim. Garfield-Nalimov yazışmalarından söz ettim. Nalimov’un ABD’ye gitmesinden, kitabı yeniden yazmak istemesinden, Garfield’la ilişkisinden bahsettim. Kitabın kapağında ise iki isim var: Vasily Nalimov ve Zinaida Mulchenko.
Makalenin yazarları da bunu çalışmalarının sınırlılıklarından biri olarak açıkça söylüyorlar. Ellerindeki arşiv büyük ölçüde Garfield ve Nalimov’un perspektiflerini taşıyor. Mulchenko’nun ve sürece dahil olmuş başka insanların seslerine aynı ölçüde ulaşamıyoruz.
Bu da bilimsel hafızanın nasıl oluştuğunu düşünmek için ayrıca güzel bir örnek. Geçmişi elimizde kalan izlerden kuruyoruz. Kimin mektupları saklanmışsa onun hikâyesini daha ayrıntılı anlatabiliyoruz. Kimin ilişkileri belgelenmişse onun hareketlerini daha kolay izleyebiliyoruz. Bir isim hakkında daha fazla kayıt, yeni araştırmalar için daha fazla malzeme sağlıyor. O araştırmalar yeni kayıtlar üretiyor. İsim yeniden dolaşıma giriyor. Hafıza da böyle birikiyor.
Sonra bugün 1969’a bakıp “scientometrics terimini Nalimov ortaya attı” diye bir cümle kuruyoruz. Mulchenko’nun adı da kitabın kapağında duruyor.