Açık erişimle ilgili her etkinliğin ana teması tanımları tekrarlamak ve renkleri arka arkaya sıralamak olduğundan artık herkes açık erişimin ne olduğunu ve renklerin anlamını öğrenmiştir diye düşünüyordum. Ancak bir süredir üzülerek öyle olmadığını fark ediyorum. Ancak tanım yaparak da sorunun çözülmeyeceğini düşünüyorum artık. Tanım ezberlenen hiçbir dersten yüksek not almadım, belki de o yüzdendir. Tanım ezberlemek değil, sistemin nasıl çalıştığını anlamak lazım çünkü. Bu blogun amacı da biraz bu. Sistemin işleyişini anlatmak.
Ancak açık erişimin ne olduğunu anlamak için önce lisans anlaşmalarının ne olduğunu öğrenmek gerek. O yüzden lisans anlaşmalarıyla başlıyoruz.
Lisans anlaşması nedir?
Eskiden basılı bilimsel dergi abonelikleri kütüphaneler veya bireysel abonelikler yoluyla yapılıyordu. Dergiler (yazarlar, hakemler, editörler) makale süreçlerini posta yoluyla yürütüyor, kabul edilen makaleleri dizgi ve matbaa sürecine sokuyor, ardından ciltleyip abonelik ücretini ödeyen kurumlara gönderiyorlardı. Yayıncıların giderlerini düşünün. Lojistiğinden dizgisine, depolamadan dağıtıma kadar ciddi bir maliyet söz konusuydu. Kurumsal abonelikler de büyük ölçüde kütüphaneler üzerinden yürüyordu. Sonra müthiş bir kırılma yaşandı: Bilgisayar ve internet. Tüm oyun değişti.
Çünkü dijitalleşmeyle birlikte basılı yayıncılığın birçok maliyeti azaldı. Dizgi, baskı, ciltleme, depolama, posta ve fiziksel dağıtım gibi süreçlerin ağırlığı eskiye göre oldukça sınırlı hale geldi. Ama bu bilimsel yayıncılığın ucuzlaması ve erişimin kolaylaşması anlamına gelmedi. Tam tersine, yayıncılar basılı dönemde sahip oldukları gelirleri kaybetmemek için yeni iş modelleri geliştirdiler. Bu modellerin en önemlilerinden biri Big Deal, yani büyük ticaret oldu.
ANKOS 2022 toplantısında yaptığım sunumda bu modelleri detaylı olarak anlatmıştım. Merak edenler oradan diğer modellere de bakabilir. Ancak pratikte en yaygın ve yayıncılar açısından en avantajlı model bu oldu. Çünkü modelin mantığı oldukça basit. Kütüphanesine en çok kullandığı tek bir dergiyi almak isteyen bir kurum düşünün. Bu derginin yıllık bedeli 100 EUR olsun. Yayıncı ise şöyle bir teklif sunuyor: “O tek dergi yerine, içinde o derginin de olduğu 100 dergilik paketi 1000 EUR’a vereyim.”
İlk bakışta cazip görünüyor. Daha fazla içerik, daha geniş koleksiyon. Oh oh. Kütüphanemizde 1000 dergilik bir koleksiyon var. Bu sayılara tapan kurumlarımız için büyük bir gösterge. Ama gerçekte olan şu: Kütüphane ihtiyaç duymadığı yüzlerce dergi için ödeme yapıyor. Koleksiyon sayısal olarak büyürken kullanım açısından ciddi bir verimsizlik oluşuyor.
Dolayısıyla Big Deal, pratikte bir erişim genişletme modeli olmaktan çok bir gelir koruma stratejisi olarak işliyor. Kütüphaneler tek tek dergilere abone olmak yerine yayıncının sunduğu büyük paketlere yöneliyor. Seçme ve vazgeçme alanı daralıyor. Yayıncı açısından ise eski abonelik gelirleri korunuyor, hatta daha da güvence altına alınıyor.
Bununla birlikte daha temel bir değişim yaşandı. Basılı dönemde kütüphane bir dergiye abone olur ve o içeriğe sahip olurdu. Dijital dönemde ise yayıncı erişimi platforma, pakete ve lisansa bağladı. Böylece bilgiye erişim teknik olarak kolaylaşırken ekonomik ve hukuki olarak daha karmaşık hale geldi. Basılı kopyaya sahip olmak yerini abonelik süresince erişime bıraktı. Ödeme durduğunda erişim de sona erdi. Kütüphaneler çoğu zaman bir dergiyi “satın almaz” hale geldi; belirli bir süre, belirli koşullarla ve belirli kullanıcı grupları için erişim hakkı alır oldu. İşte bu hakların sınırlarını belirleyen sözleşmelere lisans anlaşması diyoruz.
2002’de Budapeşte’de ne oldu?
Kütüphanelerin bütçelerinin büyük kısmı veri tabanı aboneliklerine kaymaya başlayınca biz kütüphaneciler başta olmak üzere herkesi alerji tutmaya başladı. Çünkü bilgi üretimi büyük ölçüde kamusal kaynaklarla yapılıyordu ancak bu bilginin erişimi çok kısıtlıydı. Akademik kariyerime henüz başlamışken veri tabanlarının çalışma mantığını şu görselle anlatmıştım öğrencilere. Sistem böyle işliyordu ve kimse kendi makalesine bile para ödeyip erişmeye itiraz etmiyordu.

Neyse. Sene oldu 2000’ler. Bu soru sadece kütüphanecilerin ya da birkaç araştırmacının sorunu olmaktan çıktı. Daha geniş bir çevrenin gündemine girmeye başladı. Çünkü dijitalleşme teknik olarak erişimi mümkün kılmıştı. Ama sistem buna izin vermiyordu.
İşte tam bu noktada, 2001 yılının Aralık ayında, Open Society Institute tarafından Budapeşte’de küçük ama kritik bir toplantı düzenlendi. Farklı disiplinlerden, farklı ülkelerden araştırmacılar, kütüphaneciler, yayıncılar ve politika yapıcılar bir araya geldi. Amaç yeni bir kavram üretmek değildi. Zaten ortada bir sorun vardı. Ama bu soruna parçalı çözümler üretiliyordu. Herkes bir şey yapıyordu ama birlikte hareket edilmiyordu. Bu toplantının odağı dağınık girişimlerin nasıl bir araya gelebileceğini ve bilimsel yayınlara erişimin nasıl gerçekten “açık” hale gelebileceğini tartışmaktı. İki gün süren tartışmaların sonunda ortaya bir metin çıktı: Budapest Open Access Initiative
Bu metin açık erişimin tanımını yapmasının yanında bir ilke ortaya koydu, strateji önerdi ve bir çağrı yaptı. En kritik katkısı ise açık erişimi ilk kez sistematik bir şekilde tanımlamak oldu.
Rengarenk açık erişim
Açık erişim kavramsallaştırılmadan önce bilimsel makalelere erişimin bedelini okuyucu ödüyordu (Okuyucu kurumsal ise kütüphaneler bir pakete, bireysel ise araştırmacının kendisi makale pdf’ine). Yani model basitti: Okumak istiyorsan öde. Sonra renkler geldi.
Her açık erişim toplantısında yeni bir renk çıktı piyasaya. Altın, yeşil, platin, bronz… Bir noktadan sonra renkler, açıklamaktan çok karmaşıklaştırmaya başladı. Sci-Hub ortaya çıktığında “siyah açık erişim” diyenler bile oldu. Oysa bu, bir modelden çok sistemin dışında gelişmiş bir pratikti. Renkler arttıkça mesele bulanıklaştı. Tanımlar çoğaldıkça anlaşılması zorlaştı. Pratikte bu tartışmaların içinden iki temel yaklaşım kaldı: Altın açık erişim ve yeşil açık erişim.
Yeşil açık erişim makalenin yazar kopyasının ya da yayıncının izin verdiği versiyonunun kurumsal arşivlere, kişisel sayfalara ya da açık arşivlere yüklenmesi anlamına geliyordu. Ancak bu süreç tamamen serbest değildi. Ne zaman ve hangi versiyonun paylaşılabileceği yayıncının belirlediği lisans koşullarına bağlıydı. Yani kontrol büyük ölçüde yayınevindeydi.
Yayınevleri bu modeli çok sevmedi. Buna rağmen pek çok kurumsal arşiv kuruldu, açık arşivler hızla büyüdü ve milyonlarca yayını barındırır hale geldi. Özellikle kamu kaynaklarıyla araştırma fonlayan kurumlar (TÜBİTAK gibi), kurumsal arşivde depolamayı zorunlu kılan açık bilim politikaları geliştirmeye başladı. Dolayısıyla yeşil açık erişimde makale kapalı erişimde olsa bile, yazarın kendi kopyası üzerindeki sınırlı da olsa söz hakkı korunmuş oldu.
Altın açık erişim ise yayıncılar tarafından ilk bakışta çok daha “temiz” bir çözüm gibi sunuldu. Makale doğrudan açık erişim bir dergide yayımlanıyor, herkes tarafından ücretsiz okunabiliyordu. Böylelikle erişim sorunu da ortadan kalkıyordu. Ama burada kritik bir kayma yaşandı.
Basılı ve abonelik modelinde ücreti okuyucu ödüyordu. Altın açık erişimde ödeme taraf değiştirdi. Bu kez maliyet yazara, daha doğrusu yazarın kurumuna ve fon sağlayıcısına aktarıldı. APC (Article Processing Charge) dediğimiz ücretler bu modelin merkezine yerleşti. Hatta double dipping diye bir kavram ortaya çıktı. Yayınevleri hibrit dergileriyle (yazarın proje parası varsa veya kurumu ödüyorsa APC öder, ödeyemiyorsa kapalı erişim olur ve para aboneliklerle ödenir) aynı makale için hem abonelik hem APC satmaya başladılar. Çok kısa sürede büyük yayınevleri pek çok dergisini bu modele döndürdü. Hibrit dergiler ortaya çıktı, ardından doğrudan altın açık erişime dönüşümler hızlandı.
Bu dönüşüm, özellikle Plan S gibi politikaların da etkisiyle daha da ivme kazandı. Plan S, Avrupa merkezli bir fon sağlayıcılar konsorsiyumu olan cOAlition S tarafından geliştirildi ve temel olarak şu ilkeyi getirdi: Kamu fonuyla üretilen araştırmalar, yayımlandıkları anda açık erişim olmalı. Yani araştırmacılar artık ya tamamen açık erişim dergilerde yayımlamak zorunda kaldı ya da makalelerini açık erişim hale getirecek modelleri tercih etmek durumunda kaldılar. Tüm APC’lerin de proje bütçelerinden ödenmesi kararlaştırıldı.
Dönüştürücü anlaşmalar
APC’lerin proje bütçelerinden ödenmeye başlanması yayınevleri için önemli bir adımdı. Ama yeterli değildi. Çünkü sistem hâlâ parçalıydı. Bazı makaleler açık erişimdi, bazıları değildi. Gelir akışları ise dağınıktı. Oysa daha büyük bir fırsat vardı.
Abonelik modelinden tamamen çıkmadan, mevcut gelirleri kaybetmeden, tüm sistemi yazarın ya da kurumunun ödediği bir yapıya dönüştürmek. İşte dönüştürücü anlaşmalar tam olarak bu noktada ortaya çıktı.
Bu anlaşmalar, en basit haliyle, okuma ve yayımlama maliyetlerini tek bir sözleşmede birleştiren modellerdi. “Read & Publish” ya da “Publish & Read” gibi isimlerle karşımıza çıktılar. Kütüphane artık sadece dergileri okumak için ödeme yapmamaya başladı. Aynı zamanda o kurumdan çıkan makalelerin açık erişim yayımlanması için de ödeme yaptılar. Yani ödeme noktası bir kez daha yer değiştirdi. Ama ödeme ortadan kalkmadı.
Bu model dışarıdan bakıldığında bir geçiş mekanizması olarak sunuldu. Amaç, abonelikten açık erişime “yumuşak” bir geçiş sağlamaktı. Bu yüzden adı da “dönüştürücü” oldu. Ancak pratikte olan şey daha karmaşıktı. Kütüphaneler bir yandan abonelik benzeri büyük ödemeler yapmaya devam ederken, diğer yandan yayımlanan makaleler üzerinden açık erişim bedellerini de karşılamaya başladı. Buna da kriter getirilmesi gerekti, çünkü kotalı sistemler vardı ve kotalar hızla doluyordu. Alan bazlı farklılıklar bazı alanlarda yayınlanan her şeyin açık erişim bedelini karşılarken bazılarını görmezden geliyordu. Yani eski model tamamen ortadan kalkmadan, yeni model onun üzerine inşa edilmişti ve her şey daha karmaşık hale gelmişti.
Bak ne oldu?
Avrupa’da açık erişim bedellerinin proje fonlarından karşılanması, ulusal konsorsiyumların yaygınlaşması ve projelerde APC kalemlerinin standart hale gelmesi, bilimsel iletişimdeki eşitsizlikleri daha görünür hale getirdi. Özellikle yüksek APC’li dergilerde ciddi artışlar yaşandı. Her yazısında küresel eşitsizliklere işaret eden bazı dergilerde makale işlem ücretleri birkaç yıl içinde iki katına çıktı. Açık erişim, erişim bariyerlerini azaltırken bu kez yayımlama maliyetlerini belirleyici hale getirdi. Bu durum, zaten sınırlı kaynaklara sahip araştırmacılar için yeni bir eşik oluşturdu.
Küresel güney için tablo daha da çarpıcı hale geldi. Erişim sorunu kısmen çözülürken, yayımlama imkânları giderek daraldı. Yani makalelere ulaşmak kolaylaştı, ama o makalelerin yazarı olmak zorlaştı. Bazı yayınevlerinin hızlandırılmış değerlendirme süreçleri ya da ücretli hizmetler sunması da bu tartışmaları daha da derinleştirdi. Bu tür uygulamalar, bilimsel değerlendirmenin eşitliği konusunda soru işaretleri yarattı. Sonuç olarak açık erişim, başlangıçta hedeflediği eşitlikçi yapıya ulaşmak yerine, bazı durumlarda mevcut eşitsizlikleri yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşebildi. Hatta ilk raportörü bile isyan etti ve mikrofonu bıraktı. İşte birkaç örnek…




Elmas açık erişim
Sonra Avrupa’da yeni bir girişim doğdu. Elmas açık erişim. Çünkü makalelerin dergilere gerçek maliyeti en fazla 50 EUR idi ve gerisini yayınevinin adına veriyorduk. Üstüne hakemliği, editörlüğü yine aynı camia yapıyor, kaymağını yayınevleri yiyordu. Yani durum şuydu.
Bu durumda amaç yeni bir açık erişim rengi yaratmaktan çok elmas bir sektör yaratma hedefini aldı. Elmas açık erişimle ilgili daha önce çok kereler yazdım. Tekrar olmasın diye buradan devam edebilirsiniz:
- ‘Shine bright like a diamond’: Elmas açık erişim nedir?
- Elmas açık erişimli dergiler ve Türkiye’nin yayıncılık ekosisteminin değerlendirilmesi
Ancak maalesef yerel/bölgesel ve gönüllü emeğiyle çıkarılan dergilerin kalitesi yeterli değildi. Standartları yoktu. Sürdürülebilir değildi. Şu an Avrupa’da DIAMAS ve ALMASI projeleriyle dünyadaki elmas dergileri güçlendirmeye yönelik çalışıyoruz. Burada proje kapsamında yapılmış çalışmaları takip edebilirsiniz:
Sonuç gibi gibi…
Başa dönersek. Açık erişim çoğunlukla tanımlara sıkıştırılsa da aslında bir iş modeli meselesiydi. Başlangıçta sorun erişimdi. Sonra model değişti, sorun yer değiştirdi. Okuma bariyerleri kaldırıldı.
Ama yayımlama bariyerleri yeniden tasarlandı. Abonelik modeli eleştirildi, yerine APC geldi. APC eleştirildi, dönüştürücü anlaşmalar geldi. Onlar da sorgulanınca elmas açık erişim konuşulmaya başlandı.
Yani sistem sürekli değişiyor gibi görünüyor. Ama temel soru aynı kalıyor: Bilimsel bilginin kontrolü kimde? Kontrol kimdeyse güç ondadır çünkü. XOXO.