Bilimsel iletişim derslerimin okuma listesinde önermekten ve tartışmaları onun üzerinden yürütmekten hiç vazgeçmediğim bir eser var: Hasan Ünal Nalbantoğlu’nun Üniversite A.Ş.’de Bir Homo Academicus: Ersatz-Yuppie Akademisyen başlıklı yazısı.
Aslında blogumun takipçisiyseniz bu eseri biliyorsunuzdur. Çünkü daha önce bazı blog yazılarımda da kullanmışlığım var. Akademisyen kimdir, akademik başarı dediğimiz şey nedir, yayın sayısı neyi gösterir, atıf sayısı neyi ölçer, neyi ölçmez gibi sorular etrafında kurulmuş bir akademik kariyerim olduğu için bu eseri diğer pek çok eserden ayrı tutuyorum.
Nalbantoğlu, bundan 23 yıl önce bugün fazlasıyla tanıdık gelecek bir üniversiteyi ve onun içinde serpilen bir akademisyen tipini anlatıyordu: Üniversite A.Ş. ve onun elemanı ersatz-yuppie akademisyen. Eğer bu akademisyen tipiyle henüz tanışmadıysanız, bu yazı sizi tanıştırmak için yazıldı. Ancak eminim kendisini tanıyorsunuz.
Nalbantoğlu, Hasan Ünal. (2003). Üniversite A.Ş. ‘de bir ‘homo academicus’: ‘Ersatz’ yuppie akademisyen. Toplum ve Bilim, 97.
Etik ve bir ölçüm aracı olarak mezura
Akademinin belki de hiç olmadığı kadar etik konuştuğu bir dönemdeyiz. Üniversitelerin etik kurulları, araştırma etiği yönergeleri, yayın etiği ilkeleri, davranış kodları var. Aynı akademi bir yandan performans göstergeleri, yayın sayıları, proje bütçeleri, sıralamalar, uluslararasılaşma hedefleri ve görünürlük ölçütleriyle yönetiliyor. Akademisyenden daha fazla üretmesi, daha fazla görünmesi, daha fazla bağlantı kurması ve bütün bunları giderek daha kısa zamanda yapması bekleniyor. Bunun hakkında geçenlerde şöyle bir şey yazmıştım: Durmak yasak!: Akademide üret, yüksel tekrar et
Hasan Ünal Nalbantoğlu bu iki dünyanın nasıl kesiştiği sorusunun peşine düşüyor. Ancak hayır, ilk aklınıza gelen etik reçete hazırlamak gibi şeyler önermiyor. Aksine, “yağmacı dergi problemimiz mi var, liste yapalım. Yayınların kalitesi mi düşük, küğbir dergi listesi yapalım” gibi hızlı ve üstünde çok düşünülmemiş reçetelere kuşkuyla yaklaşıyor. Çünkü ona göre sorun birkaç doğru davranış kuralı belirlemekten çok daha derinde, akademik ethos’un dönüşümünde yatıyor.
Bu dönüşümü anlamak için de oldukça kışkırtıcı bir toplumsal tip öneriyor: ersatz-yuppie akademisyen.
Ersatz-yuppie
Yuppie, özellikle 1980’lerle özdeşleşen, kariyer, statü ve tüketim odaklı genç kentli profesyonel tipini anlatıyordu. Nalbantoğlu bunun Türkiye akademisindeki bir tür eğreti karşılığından söz ediyor ve önüne Almancadan gelen ersatz sözcüğünü ekliyor: ikame, yerine konmuş, sahtesi. Ortaya da ersatz-yuppie akademisyen çıkıyor.
Nalbantoğlu bunu tek tek kişilerin psikolojik portresi olarak kurmuyor. Sosyolojinin toplumsal tip kavramını kullanıyor. Aynı tipe giren insanlar arasında pek çok fark bulunabileceğini, önemli olanın farklı örneklerde ortaya çıkan ortak paydayı yakalamak olduğunu özellikle belirtiyor. Dolayısıyla önümüzde bir kişilik testi yok. Yazar, belirli tarihsel ve kurumsal koşullar altında ortaya çıkan davranış biçimlerini görünür hale getirmeye çalışıyor. Metnin ana kaygısı da bu akademisyen tipolojisini tanımlamanın çok ötesinde konumlu. Nasıl bir üniversite sisteminin nasıl akademisyenler ürettiğini deşiyor.
Üniversite A.Ş.
Nalbantoğlu’nun teşhisinin arkasında üniversitenin geçirdiği daha büyük dönüşüm var. Burada Gadamer’in kitle üniversitesi eleştirisine başvuruyor. Universitas Scholarum çözülüyor. Öğrenci giderek insan kaynağı, ardından müşteri olarak görülmeye başlanıyor. Universitas Literarum da parçalanıyor. Disiplinler birbirinden uzaklaşıyor, dar uzmanlaşma güçleniyor. Bütün bunların üzerinde ise giderek daha fazla duyulan bir soru yükseliyor: Neye/kime yarayacak?
Üniversite de bu süreçte giderek işletmeye benziyor. Nalbantoğlu özel ve devlet üniversitesi ayrımının burada sanıldığı kadar belirleyici olmadığını düşünüyor. Devlet üniversitelerinin bile kendilerini müteşebbis üniversite olarak tarif etmeye başlamasını ve öğrencinin müşteri olarak görülmesini aynı dönüşümün belirtileri olarak okuyor. Bilgi de bundan payını alıyor. Fikirlerin kültür sermayesi olarak piyasaya sürülmesi mümkün hale geliyor. Ersatz-yuppie de tam bu zeminde ortaya çıkıyor.
Bir tüketim aracı olarak teori
Bu akademisyenin dikkat çekici özelliklerinden biri teoriyle kurduğu ilişki. Nalbantoğlu’nun eleştirdiği kişi teoriden bihaber değil. Tam tersine, teoriye son derece meraklı olabilir. Ancak teoriyi düşünsel bir uğraştan bir tüketim nesnesine dönüştürme işinde oldukça yetenekli bir abimizdir.
Merkezde ortaya çıkan yeni teorik eğilimleri yakından takip eder. Yeni kavramları hızla öğrenir. Yeni jargonu dolaşıma sokar. Dün kullandığı sözcüklerin yerini bugün başkaları alır. Yani Nalbantoğlu’nun alaycı ifadesiyle lite theory (kafeinsiz kahve gibi gibi). Bunun karşısında saha, arşiv ve ampirik araştırma gibi zaman ve emek isteyen çalışmaları küçümseyebilir. Bunlara kolayca ampirisizm etiketi yapıştırılabilir.
Kavramlar hızla akademik dolaşıma girer, fakat aynı hızla terk edilir. Ağır kavramlar hafifler. Önemli sözcükler sık kullanıldıkça ucuzlar. Akademik üretim, Nalbantoğlu’nun gözünde yer yer entelektüel kitsch’e yaklaşır. Bugün moda akademik kavramların ne kadar hızlı değiştiğini düşününce bu bölümün yirmi yılı aşkın süre önce yazılmış olduğuna inanmak biraz güç.
Merkeze doğru: Akademik taşeronluk
Ersatz-yuppie’nin gözü yalnızca içeride değildir. Merkez önemlidir. Beklentilerini gelişmiş ülkelerin üniversite yaşamına göre kurar. Fırsatını bulduğunda oraya gitmeye çalışır. Fakat merkezle kurulan ilişki coğrafi hareketlilikle sınırlı değildir. Okuduğu teorileri, kullandığı kavramları, araştırma konularını da merkez belirler.
Böylece çevredeki akademisyen kendi toplumunu bilgi üretilecek bir dünya olmaktan çıkarıp akademik pazara sunulabilecek malzeme olarak görmeye başlayabilir. Yerel olan, merkezin kavramsal diliyle paketlenerek yeniden dolaşıma sokulur. (Alakası yok gibi görünüyor ama deprem zamanı yapılan araştırmalarda deprem bölgesindeki araştırmacıların birer araştırma nesnesine dönüştürülmesi ile ilgili son yaptığımız ön-çalışma burada: “They used us as a database”: Metric alchemy and epistemic extraction in times of crisis. *ama bence çok alakası var). Nalbantoğlu bu ilişkiyi taşeronluk sözcüğünü kullanacak kadar sert biçimde eleştiriyor.
Ama burada çok daha incelikli bir hareket var. Dış akademik-kültürel piyasalar sürekli izlenirken iç piyasa da ihmal edilmez. Merkezde tanınma gerçekleşmezse geri dönülebilecek sağlam bir zemin ve hatta bir iktidar konumu hazır tutulur. Bu yüzden ersatz-yuppie’nin akademik stratejisi iç ve dış akademik piyasaları aynı anda okuyabilmek, hangi konumun ne zaman daha fazla kazandıracağını hesaplayabilmektir. Bu hesaplamalara göre de oyunu şekillendirir.
Netwörking…
Bu dünyanın en görünür sahnelerinden biri bilimsel toplantılar. Nalbantoğlu’nun kongreler için yaptığı benzetme bugün de insanı hafifçe yerinde kıpırdatacak cinsten. Kongreleri borsalara benzetiyor. Çünkü akademisyen için potansiyel alıcıların dikkatini çekmek, tanınmak, yeni netwörkler edinmek ve akademik piyasadaki konumunu güçlendirmek muazzam önemlidir. Çünkü Üniversite A.Ş.’de netwörk sahibi olmak kendi başına bir amaç haline gelmiştir.
Yayın üretiminde de benzer bir mantık işler. Akademik kariyerin erken aşamalarından itibaren hakem sisteminin beklentileri öğrenilir. Her anonim hakemi memnun edebilecek, sivri tarafları törpülenmiş, kimseyi fazla rahatsız etmeyecek bir akademik dil geliştirmek güvenlidir. Sonuçta da ortaya çok sayıda birbirine benzeyen metin çıkar.
* Bak o dönem yapay zekayla yazılmış, birbirine gerçekten benzeyen metinler yok. Yapay zeka akademisyenliği öldürecek mi tartışmalarının gereksizliğinin özeti gibi. Üretilen her şeyin birbirine benzemesinin yapay zekayla doğrudan ilişkisi olmayabilir mi acaba :=)
Bir zorunluluk olarak “kendini satmak”
Bütün bunların ortasında belki de ersatz-yuppie akademisyenin en belirgin davranışlarından biri yükseliyor: kişisel reklam (self-promotion). Nalbantoğlu bu yeni “teorik araştırma teknisyenleri” için kendini tanıtmanın her şeyin ve herkesin önüne geçebildiğini söylüyor. Akademisyen artık kendini de üretmek, paketlemek ve dolaşıma sokmak zorunda. Bugün bunun için yalnızca akademisyeni suçlamak kolaycılık olur. Fon kararları, gelecekteki yayınların kabulü ve akademideki gelecek bu kişisel reklama bağlı. 2000’lerin başında belki tamamen böyle değildi ama şimdi öyle.
Bugün elimizde akademik sosyal ağlar, araştırmacı profilleri, h-indeksleri, atıf göstergeleri, sıralamalar, kişisel web siteleri ve sosyal medya var. Bir makalenin yayımlanmasıyla akademik iş bitmiyor. Makaleyi duyurmak, görünür kılmak, etkisini göstermek, başarıyı sergilemek de akademik emeğin parçasına dönüşebiliyor. Nalbantoğlu buna akvaryum teşhirciliği diyor. Pet shop’taki kocaman akvaryum içindeki en parlak balık olmaya çalışıyoruz.
Fakat hâlâ önemli bir ayrım var. Görünür olmak büyük bir sorun değil. Ancak görünürlük bilginin önüne geçtiğinde, kişisel reklam şova döndüğünde, her şey bir oyunun parçası haline geldiğinde sadece yuppie değil, üniversite A.Ş.’nin tamamı şaibeli hale geliyor.
“Zekâ ahlaki bir kategoridir“
Nalbantoğlu, Adorno’dan çarpıcı bir cümle alıyor: Zekâ ahlaki bir kategoridir. İlk bakışta tuhaf bir cümle. Zekânın ahlakla ne ilgisi var? Nalbantoğlu’nun tartışması açısından oldukça fazla ilgisi var. Çünkü çok şey bilmek, karmaşık teoriler kullanmak, iyi konuşmak, hızlı yayın yapmak veya akademik oyunun kurallarını ustalıkla çözmek düşünmekle aynı şey olmayabilir. Hatta araçsal akıl son derece gelişmişken düşünme yetisi körelebilir. Bunun sonucunda ortaya çıkan akademisyen bilgisiz olmanın tam tersine malumatla doludur. Sorun tam da budur.
Nalbantoğlu’nun Adorno üzerinden tartıştığı Halbbildung, yani yarım-kültürlülük hali, birbirinden kopuk, kolayca değiştirilebilir ve kısa ömürlü malumatın deneyimin yerini almasıyla ilgilidir. Bugün öğrenilen bilgi yarın başka bir bilgi tarafından silinir. Süreklilik kaybolur. Bilgi çoğalırken düşünce azalabilir. Bunun bir başka sonucu bellek yitimidir.
Nalbantoğlu metin boyunca bellekhanım dediği Mnemosyne’yi tekrar tekrar çağırıyor. Çünkü ersatz-yuppie’nin önemli özelliklerinden biri sürekli yeni olana yönelirken geride bıraktıklarını unutabilmesidir. Dünkü teorinin yerini bugünkü teori, dünkü kavramın yerini bugünkü moda kavram, dünkü pozisyonun yerini bugünkü daha kullanışlı pozisyon alabilir. Unutmak burada akademik hayatta ilerlemeyi kolaylaştıran bir yeteneğe dönüşür. Ve Nalbantoğlu yazının sonlarına doğru oldukça acımasız bir teşhise varır: Bu amnesianın vardığı yer aptallıktır.
Nalbantoğlu bu yaşam biçiminin insanın kendisine ne yaptığını soruyor. Sürekli yarışmak, görünür olmak, fırsat kollamak, bağlantıları sürdürmek, yeni eğilimleri kaçırmamak, kariyer konumunu korumak kolay bir hayat değil. Ortada bir huzursuzluk var. İşten kaçmak için yaratılan boş zaman bile giderek işe benzemeye başlayabilir. Beden üzerinde çalışmak, dinlenmek, eğlenmek, seyahat etmek, kendine bakmak bile bir programa, performansa, yapılacaklar listesine dönüşebilir. Sürekli idmanlı, sağlıklı, hareketli ve meşgul beden, içerideki huzursuzluğu ortadan kaldırmaya yetmez. Çünkü sorun bedende başlamamıştır. İnsanın yaptığı işle, düşündüğüyle ve yaşadığı hayatla kurduğu ilişki parçalanmaktadır ve bu herkesin gözü önünde olmaktadır. Bu yüzden yazının başında başlayan akademik ethos tartışması, sonunda kişisel bir faturaya dönüşür.
23 yıl
Nalbantoğlu bu yazıyı sosyal medya akademisyenliğinin, altmetriklerin, kişisel akademik markaların ve bugünkü performans sistemlerinin bu kadar sivri olmadığı bir dönemde yazdı. Bence sırf bu zamansızlık yüzünden bugün okurken insan rahatsız hissediyor.
Bugün, bu yazıyı okuyup karşınıza çıkan ve kaşını gözünü beğenmediğiniz/görüşlerinize uymayan her akademisyene ersatz yuppie yakıştırması yapabilirsiniz. Ancak o zaman bir kadın adıyla popülerleşmiş liyakatsizlik imasından fazlası olmaz. Nalbantoğlu’nun bu eserinin bence ana amacı o değil. Eser herkesi aynı tekneye bindiriyor. Üniversite piyasa mantığıyla yeniden yapılanırken o üniversitenin içinde çalışan hiç kimse bu dönüşümün tamamen dışında değil. Ayakta kalmak, akademik kariyer yapmak ve öne çıkmak isteyen herkes, hırs ile kendini dizginleme arasındaki bulanık çizgiyle karşılaşıyor. Dolayısıyla konumuz başkalarının ne yaptığıyla sınırlı kalmıyor. Ersatz-yuppie’yi başkalarında ararken, onun hepimize ne kadar yaklaştığını da sormamız gerekiyor.
Belki ersatz-yuppie akademisyen bugün hâlâ bize bir şey söylüyorsa akademik sistemin neyi ödüllendirdiği ile akademik uğraşın bizden ne talep ettiği arasındaki mesafenin ne kadar açılabileceğini göstererek söylüyor. O mesafede kaybolmamak ise performans göstergelerinden önce gelen bir şeye bağlı. Fikirlerle yaşamak, gerektiğinde akıntıya karşı durmak ve yaptığımız işin başkalarına karşı taşıdığı sorumluluğu unutmamak.
Hala okumadıysanız siz de okuyun. Benim yazdıklarım içeridekinin çeyreği etmez.