"Enter"a basıp içeriğe geçin

Akademik içten beslenme üzerine

Benim sesimden dinlemek için: https://youtu.be/gqZ6n5SnhzA

Bir süredir akademik içten beslenme (a.k.a. inbreeding) üzerine farklı bilimsel oturumlara katılıyor, çeşitli tartışmalarda iki tarafın argümanlarını dinliyor ve notlar alıyorum. Sevgili Duygun (Göktürk) ve Güleda (Doğan) ile bu konu üzerine geliştirdiğimiz pek çok fikir ve plan var (çok yakındaağğ). Bu süreçte, literatürün ulusal ölçekte en önemli isimlerinden Duygun, uluslararası literatürün önde gelen araştırmacılarından Hugo Horta ile birlikte kaleme aldıkları kavramsal çalışmayı bana gönderdi ve fikrimi sordu. Tam da üzerine bir blog yazısı yazıp tartışmayı genişletmelik bir metin olduğu için fırsatı kaçırmadım. Meraklısı için önce makalenin künyesi:

Göktürk, D. ve Horta, H. (2026). Academic inbreeding and boundary-making in higher education institutions. Higher Education. https://doi.org/10.1007/s10734-025-01610-0

Akademik içten beslenme nedir?

Akademik içten beslenme en basit haliyle bir üniversitenin kendi mezunlarını akademik kadroya alması olarak tanımlanıyor. Çoğu zaman doktora derecesini aldığı kurumda kalmak ve akademik kariyerini aynı yerde sürdürmek anlamına geliyor. Yani gözünü açtığı yerde ölmek gibi gibi.

Resmi tanımı yaptıysak benim daha çok sevdiğim metaforik tanıma geçelim. Seneler önce yüksek lisans öğrencisiyken sevgili Mehmet Emin Hocam (blogumun sıkı takipçisi olduğundan, bunu da okuyorsanız çok saygılar hocam) “akademik içten beslenme akraba evliliğidir Zehracım, çocukları sakat doğar” şeklinde tanımlamıştı. Sonra da demişti ki “gidebiliyorsan sen de git”. Ben o zaman gidemedim. Çünkü o konuşma esnasında karnımda bir bebek büyütüyordum ve bazı insanlar için gitmek o kadar da kolay olmuyordu. Bunu niye yazıyorum, bu yazıyı bu bağlamda da okuyabilin diye yazıyorum.

Bunda ne sorun var?

Akademik içten beslenme tartışmaları çoğu zaman tek bir yerden kuruluyor. Dışarıda kalanlar açısından. Haksız da değil. Aynı kurumdan mezun olanların avantajlı olduğu, dışarıdan gelenlerin ise dezavantajlı başladığı (hatta hiç başlayamadığı) açık. Kurumun kültürünü biliyor, insanları tanıyor, beklentilerini biliyor. Kurumdaki genel kabullerin farkında ve “biz bir aileyiz”deki ailenin vazgeçilmez bir parçası. Evlat gibi. Orada doğdu büyüdü çünkü. Yani eşit şartlarda bir yarıştan söz etmek zor. Bu nedenle tartışma genelde adalet üzerinden ilerliyor.

Ama sorun sadece bu değil. Duygun ve Horta’nın çalışması tam burada devreye giriyor. Akademik içten beslenmenin kimin içeri girdiği üzerinden okunmasının yanında içerinin nasıl kurulduğu üzerinden de düşünmeyi öneriyor. Yani soru değişiyor. Kim dışarıda kaldı sorusundan, içeride olanlar nasıl bir dünya kuruyor sorusuna geçiyoruz. Bu soru da tartışmayı çok daha rahatsız edici bir yere taşıyor.

Kurum içinde sınırlar kuran bir mekanizma

Makale akademik içten beslenmeyi yalnızca bir işe alım pratiğinden çıkarıp kurum içinde sınırlar kuran bir mekanizma olarak ele alıyor. Bu bakış açısı önemli çünkü bağlamı değiştiriyor. Diyor ki ya dışındasındır çemberin, ya da içinde yer alacaksıınn lalalala…

Bu çerçevede üç mekanizma öne çıkıyor. İlki işe alım süreçleri. Bu süreçler çoğu zaman meritokrasi üzerinden anlatılıyor. En iyi adayın seçildiği varsayılıyor. Çünkü diyor, en iyiyi yetiştirmeyi de en iyi biz biliriz. Oysa pratikte “en iyi” ile “en uygun” sıklıkla örtüşüyor (işte onu da dün yazdım: En iyi kim: Sorun ölçümde mi, ölçende mi?). Uygunluk ise yalnızca akademik performansla ilgili değil. Kurumun diline, normlarına ve ilişkilerine aşinalık belirleyici hale geliyor. Aynı yerde yetişmiş olmak bu nedenle güçlü bir avantaj. Kapılar görünüşte herkese açık gibi fakat herkes o kapıdan geçemiyor. Çünkü en iyinin tanımını yapan içeridekini tanımladığından, en baştan kimin geçebileceğine de karar vermiş oluyor.

İkinci mekanizma kurumsal ilişkiler ve patronaj ağları. Akademide bu ilişkiler genellikle olumlu kavramlarla ifade ediliyor. Mentorluk, güven, akademik aile gibi. Ancak bu ağlar aynı zamanda fırsatların ve kaynakların belirli gruplar içinde dolaşmasına yol açıyor. İçeride olanlar için bu bir destek mekanizması. Dışarıda kalanlar içinse erişilmesi zor bir yapı.

Bu yapının en dikkat çekici yönlerinden biri içerideyken asla fark edilmemesi. Çünkü sistem fırsat sunmakla kalmıyor, aynı zamanda bir anlatı da üretiyor. O kurumun en iyisi olduğu, orada olmanın zaten bir seçilmişlik anlamına geldiği fikri zamanla içselleştiriliyor. Alternatiflerin varlığı giderek daha az görünür hale geliyor. Bir yere gidemiyorsam ben de en iyisinde olurum, en iyisi de burası, e o zaman doğru yerdeyim kabulü cilalı bir distopyaya dönüşüyor.

Üçüncü mekanizma ise bilimsel kültür. Belirli bir akademik ortamda yetişen araştırmacılar benzer soruları soruyor, benzer yöntemleri kullanıyor ve benzer yaklaşımları makul buluyor. Bu durum zamanla neyin “iyi bilim” sayılacağına dair de dar bir çerçeve ve anlayış oluşturuyor. Bu nedenle epistemik çeşitliliğin gözleri yaşarıyor. Akademik homofili bir norm haline geliyor. Herkes birbirine benziyor. Üretilen her şey aynı.

Bu üç mekanizma birlikte işlediğinde ortaya kapalı ama kendi içinde tutarlı bir yapı çıkıyor. İçeride olanlar için bu yapı doğal ve mükemmelliğin resmi. Hatta çoğu zaman en doğru ve en iyi olan bu. Çünkü başka bir akademik deneyimi bilmiyor.

Kendin içindeyken, kafan dışındaysaaa…

Bu durum ancak kişi bu yapının dışına çıktığında değişiyor. Pek çok araştırmacının -şanslı ise- yaşadığı kırılma noktası da tam burası. Çıkabilirse veya zor da olsa çıkmadan görmeyi başarabilirse daha önce sorgulamadığı pek çok normal olmayan “normal” görünür hale geliyor. İçinde bulunulan yapının neyi normalleştirdiğini, neyi dışarıda bıraktığını daha net fark ediyor. Bu farkındalık da çoğu zaman bir anda oluşmuyor. Daha çok bir rahatsızlık hissiyle başlıyor. Bir şeylerin doğru gelmediği hissi var ama adını koymak zor. Çünkü karşılaştıracak başka bir deneyim yok. Bana göre akademik mobilite bu noktada yalnızca yeni bir kurum görmek anlamına gelmiyor. Aynı zamanda farklı bir akademik düzenle temas etmek anlamına geliyor. Bu temas, daha önce doğal kabul edilen pek çok şeyi sorgulanabilir hale getiriyor. Örneğin benim zamanında başımdan geçen sorgulama burada: İyi bir araştırma için

Ancak bu farkındalık geri dönüşü kolaylaştırmıyor. Çünkü geri dönen kişi aynı kişi değil. Değişmiş bir bakış açısıyla dönüyor. Kurum ise çoğu zaman aynı kalıyor. Bu sebeple döneni istemiyor. Bu noktada bir uyumsuzluk ortaya çıkıyor. Bourdieu’nun deyimiyle uzak tropikal diyarlarda egzotik bir büyünün güven veren muskalarını aramak yerine yerli büyücülükle ve onun fetişleriyle alakadar olmayı göze alan acemi büyücü öznel zulmün çilesine maruz kalıyor. Çünkü Sara Ahmed’in deyimiyle bazı konularda eleştirel olmak çok kolay. O konularda eleştiriler başka yerlere yöneldiği sürece.

O öznel zulüm her zaman açık çatışmalarla kendini göstermiyor. Daha çok gündelik pratikler üzerinden hissediliyor. Mekânsal düzenlemeler, iş yükü dağılımı, ilişkilerdeki mesafe. Bunların tek başına belirleyiciliği yok, ancak birlikte düşünüldüğünde bir şeyin değiştiğini gösteriyor. Çünkü artık ocak dışısın tatlı kıs. Dışarıyı gördün, içeriyi eleştirdin ve artık onlardan biri değilsin. Çünkü içeride olmanın yalnızca kurumsal bir karşılığı yok. Aynı zamanda bir düşünme biçimiyle ilişkili. Bu sınırların dışına çıkan biri, isteyerek veya istemeyerek o sınırın dışında konumlanıyor.

Bu nedenle akademik içten beslenmeyi bireysel tercihlerle açıklamak yeterli değil. Bu, kurumsal olarak üretilen ve sürdürülen bir yapı. Kimlerin içeride kalacağını belirlemekle kalmıyor. Hangi bilginin ve hatta kimin değerli sayılacağını da etkiliyor. Bu yüzden akademik içten beslenme bir görme biçimi. Hastalıklı olabilecek bir görme biçimi. Mehmet Emin Hocamın deyimiyle “akraba evliliğinden doğmuş bir görme biçimi”.

Görüp gidemeyenler, gidip dönemeyenler…

Bir başka gerçek var. Gitmek her zaman mümkün değil. Akademik mobilite çoğu zaman bir tercih gibi anlatılıyor. İsteyen gider, kendini geliştirir, döner. Gitmeyenleri, gitmek için arabasını satmayanları kovalımlara kadar gidiyor iş. Ama pratikte bu kadar basit değil. Ekonomik engeller var. Jeopolitik engeller var. Fon bulmak zor. Ailevi sorumluluklar var.

Bazı araştırmacılar bu fırsatları daha kolay yakalıyor. Çünkü sadece bireysel çabalarıyla değil, sahip oldukları ekonomik, kültürel ve sosyal sermaye ile hareket ediyorlar. Bu fark çoğu zaman görünmez kılınıyor. Bu yüzden “herkes gitsin, gidemeyen ölsün” gibi genellemeler bana sorunlu geliyor. Çünkü bu söylem kimlerin gerçekten gidebildiğini ve kimlerin gidemediğini görmezden geliyor.

Bir de gidip dönemeyenler var. Ya da dönmesi istenmeyenler. Akademik mobiliteden kendileri de yararlandığı halde, belki de bu yüzden, gitmeyenleri yıllarca yukarıdan konuşarak sıkıştırmalarına rağmen, kişi gerçekten kendi yolunu çizmeye başladığında değişen tablolar var. İstifaya zorlananlar oluyor. Hakkı olan geri dönüşlerde engeller çıkarılıyor. Bunlar istisna değil. Oluyor biliyorsunuz :=) İşte o yüzden bu çelişkileri görmeden yapılan tüm tartışmalar bence oldukça eksik kalıyor.

İdeal bir dünyada akademik içten beslenme sorunlu bir yapı olabilir. Öyle de. Ama ideal bir akademide değiliz. Bu nedenle sorunu sadece normatif bir yerden tartışmak gerçek eşitsizlikleri görünmez kılıyor.

Bu yüzden akademik içten beslenme tartışmasının sadece iyi ya da kötü üzerinden yürütülmesi beni biraz üzüyor. Kimlerin hareket edebildiğini ve bunun nedenleri üzerinden de düşünmediğimiz sürece hiçbir tartışmanın anlamı yok.

E ne yapacağız?

Duygun ve Horta’nın çalışması burada kolay cevaplar vermiyor. “İçten beslenme tamamen kaldırılsın” gibi bir öneri yok. Zaten konu bu kadar basit değil.

Onların yaptığı şey daha temel. Bu yapının nasıl işlediğini görünür kılmak. Sınırların nasıl kurulduğunu, kimlerin içeride kaldığını, kimlerin dışarıda bırakıldığını ve bunun hangi mekanizmalarla sürdürüldüğünü göstermek. Bu önemli. Çünkü görmediğimiz bir şeyi değiştiremeyiz. Görme biçimimizi değiştirmemiz lazım önce.

Ancak bu aynı zamanda rahatsız edici bir öneri. Çünkü sorunu sadece bireysel tercihlere indirgememeyi gerektiriyor. “İyi niyetliydik”, “en uygun adayı seçtik”, “sistem böyle işliyor” demek yetmiyor. Kurumlara bakmayı gerektiriyor. Kendi kurumumuza. Kendi ilişkilerimize. Kendi kabullerimize. Bir de bakmak yetmiyor. Dillendirmek gerekiyor. Bazen, hatta sıklıkla oyunbozan olmak. Beeğğn Tatar Ramazaağn stili bir oyunbozanlık. Belki de en zor olan bu. Çünkü Sara Ahmed’in dediği gibi, bazı şeyleri eleştirmek kolay. O eleştiri başka yerlere yöneldiği sürece. Yakına geldiğinde her şey değişiyor.

Bu yüzden akademik içten beslenme tartışması kimlerin nerede çalıştığıyla ilgili olmasından çok nasıl bir akademi istediğimizle ilgili. Daha kapalı, daha homojen ve kendini sürekli yeniden üreten bir yapı mı? Yoksa farklı deneyimlerin, farklı seslerin ve farklı düşünme biçimlerinin gerçekten yer bulabildiği bir alan mı? Bu sorunun cevabı tek bir politikayla verilmeyecek. Keşke öyle olsaydı şu an bir bölüm daha dizi izliyor olurdum :=)

* Blogumda son bir taslak kaldı. Başlığı katılımcılık ilüzyonu. İçinde the iron law of oligarchy, abilene paradox ve organizational façade kavramları ile 12 angry men göndermeleri var. Son zamanlarda yazmaktan en keyif aldığım yazı o oldu. O yüzden birbiriyle yakından bağlantılı bu üçlemeyi bitirmek için onu da bu hafta içinde yayınlayacağım :=) Beni bekleyin anacım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir