"Enter"a basıp içeriğe geçin

Akademik bilginin meşruiyeti üzerine: Tanınma rejimleri ve epistemik hiyerarşiler

Bu hafta 8. Uluslararası Yükseköğretim Çalışmaları Konferansında (YÖÇAD 2025) Güleda (Doğan), Duygun (Göktürk) ve Gökçe (Gökalp) Hocalarla “Bilgi, sınırlar ve tanınma: Akademik üretimde eşitsizliğin kültürel biçimleri” başlıklı bir panel gerçekleştirdik. Elbette söylemek istediğimiz her şeyi söyleyecek zaman yoktu ve salonumuz hınca hınç dolmuş olsa da etki alanımız o salondaki kişilerle sınırlıydı. Ben de ne yapabilirim diye düşündüm ve o panelde Güleda ile birlikte üstlendiğimiz kısmı, “Akademik bilginin meşrutiyeti üzerine: Tanınma rejimleri ve epistemik hiyerarşiler” başlıklı konuşmayı burada metinleştireyim istedim. Panelde kullandığımız slaytlar burada: ppt (bu arada mini not: Sağda solda web sitemde keyifle yer verdiğim sunumlarımı üstünde başka kişilerin ismi yazarken ve başkaları tarafından seslendirilirken görüyorum. En azından kaynak gösterin annem. ‘Açık bilim’ inanın bu değil :=))

Haydi başlayalım…

‘Tanınma’ ile ne kast ediyoruz?

Bazı bilgiler doğru oldukları için değil, tanındıkları için saygın sayılıyor. Akademinin içinde bunu her gün fark ediyoruz. Bir bilginin değeri içeriğinden çok, kim tarafından, nerede, hangi dilde yayınlandığına ve hangi ölçütlere sahip olduğuna göre belirleniyor. Bizim tartışmamızın başında da şu basit ama zor sorular var:

  • Bir bilgi neden “meşru” sayılır?
  • Kimler “uzman” olarak konuşabilir?
  • Kimin bilgisi görünür olur, kimin sesi kısılır?

Bu yazıda akademik bilginin meşruiyet kaynaklarını, görünmeyen tanınma rejimlerini ve bunların ürettiği epistemik hiyerarşileri bulacaksınız.

Tanınma rejimleri: Bilginin görünmez altyapısı

Güleda da ben de lisans ve lisansüstü öğrencilerine araştırma yöntemleri dersi veriyoruz. Çok nahif şekilde NŞA’da bilimin objektif olması gerektiğinden, bilimsel bilginin doğruluğundan, doğrulanabilirliğinden bahsediyoruz. Halbuki akademik bilgi yalnızca düşünsel bir üretim değil. Hele de bugün geldiğimiz noktada hiç değil. Akademik bilgi çeşitli tanınma mekanizmaları tarafından biçimlendiriliyor. Bir bilginin yayınlanabilir olup olmayacağına, kimin uzman sayılacağına, hangi çalışmaların önemli görüleceğine çoğu zaman bu mekanizmalar karar veriyor. Bu mekanizmalar hem kurumsal (üniversite sıralamaları, atama-yükseltme ölçütleri, performans göstergeleri) hem de kültürel (dil, yayın mecrası, kuramsal merkezler, eşik bekçiliği) düzeylerde işliyor. Böylece akademik alan görünürde tarafsız ama gerçekte oldukça hiyerarşik bir tanınma sistemi üretiyor. Sonuçta da bilgi üretimi giderek daha fazla şu üç soruya indirgeniyor:

  • Kaç yayın yaptın?
  • Nerede yayımlandı?
  • Kaç atıf aldı?

Bu göstergeler, görünürde fazlasıyla nesnel olsalar da belirli bir bilgi rejimini meşrulaştırıyor:

  • “Ülkesi iyiyse, dili İngilizce ise iyidir.”
  • “Kurumu iyiyse iyidir.”
  • “Yayını Q1’deyse değerlidir.”
  • “Diğerleri gördüyse/kullandıysa değerlidir”

Böylece bilginin değeri içeriğinden çok dolaşım koşullarına bağlı hale geliyor.

Kurumsal tanınma: Tek tip üniversite, tek tip araştırmacı

Fazlasıyla üzücü ama akademide çalışanlar olarak üniversite sıralamaları için çalışmaya zorlanıyoruz. Çünkü “en iyi” olmak için o listelerde olmak şart. THE ve QS gibi ticari endeksler görünürde ‘kalite’yi ölçerken gerçekte tek tip bir üniversite modelini dayatıyor: Uluslararası sıralamalarda yer alan, yabancı öğrencisi olan, ticari değeri yüksek kurumlar başarılı sayılıyor. Aynı durum araştırmacı düzeyinde de geçerli. Atama-yükseltme kriterleri, performans göstergeleri, proje değerlendirme sistemleri hep aynı dilde konuşuyor: “Ne kadar tanınıyorsan, o kadar iyisin.”

Bu söylem, farkında olmadan epistemik bir hiyerarşiyi yeniden kuruyor. Bazı ülkelerin akademisyenleri “referans”, diğerleri “örnek vaka” olarak görülüyor. Bazı kurumlar bilgi üretiminde merkez, bazıları ise yalnızca veri sağlayıcısı. Bilimsel merak yavaş yavaş bir tanınma stratejisine dönüşüyor.

Yayıncılık rejimleri: Eşitlik söylemi, eşitsizlik pratiği

Bilimsel yayıncılık uzun süredir küresel bir sistem olarak tanıtılıyor ve sistemin asli unsurları eşitlik söylemini dillerinden düşürmüyor. Ancak bu küreselliğin içi, Anglo-Amerikan yayıncılık normlarıyla doldurulmuş durumda. Web of Science ve Scopus gibi ticari dizinler hangi bilginin görünür olacağına karar veriyor. Hesaplama yönteminde büyük sorunlar olan etki faktörü ve Q sınıflamaları bilimsel etkiyi tek bir eksene, atıf eksenine hapsediyor. Bu eksenin merkezinde de yüksek gelirli ülkelerden İngilizce dergiler var. En son şu makalede “oligopol” yani tekel kavramını kullandığımız için hakemden “siz kim olarak dünyamıza düşmüş ulvi yayıncılık tanelerine oligopol dersiniz” yorumu aldık. Makaleyi reddetti sırf bu yüzden. Son yıllarda Çin’den başka hiçbir yerden makale yayınlamamış, hatta her gelen makaleyi masadan reddeden dergiyi şikayet ettim. E sizden gelen çalışmalarda novelty sorunu var dediler. Siz derken kastettiği ben değildim, komple koca bir ülkeydi. Batı hegemonyası çalışan bir editör açıkça Türkiye’den gelen makaleleri daha masadan öğretici ret mektupları ile reddediyorum dedi. Alkışlayan oldu. Tüm bunlara sesimizi çıkardığımızda “kural bu oynuyoruz” veya “adam haklı beyler, dağılın” cevaplarını almamız bile bu yayıncılık rejimlerini nasıl kabul ettiğimizle ilgili.

Bir de açık bilim var. Bu hafta açık erişim haftası. Birkaç sene önce Poynder’in attığı “I am signing off…” ile başlayan twitinden atmama ramak var. ALMASI ve DIAMAS projelerinde elmas açık erişimin dünya çapında yaygınlaştırılması için çabalarken daha net anlıyorum bu durumu. Köklü dernek dergileri tekel yayınevlerinin platformlarından çekilmeye ve elmas yolu tercih etmeye başladığından beri gelirleriyle ilgili endişe duyan yayınevleri elmas açık erişimin sürdürülebilir olmadığına veya düşük kalitesine yönelik argümanlarını yüksek tondan listelemeye başladı bile. Desteklenmedikleri takdirde hiçbir zaman sürdürülebilir olmayacağını veya kalitesinin yükselmeyeceğini biliyorlar. Tartışmaya açarlarsa şüphe yaratacaklarını da biliyorlar. Hatırlarsanız MDPI ve Frontiers ile APC sermayesini paylaşmak da ağır gelmişti ve benzer bir söyleme o zaman da şahit olmuştuk.

Görünürde kamu kaynaklarıyla üretilen bilimsel çıktılara erişimin açık olması olan açık erişim coğrafik eşitsizlikleri yeniden üreten bir sistem haline döndü bile. En yüksek APC alan dergiler İngilizce yayın yapan, ticari bir yayınevine bağlı, yüksek gelirli ülke dergileri (bununla ilgili bir çalışmamız yayınlanmak üzere). APC’ler nasılsa artık araştırma fonlarından karşılanıyor diye ücretlerini 2 kat artıran da yine bu dergiler. Yani ulvi bir hareket olarak başlayan açık erişim bile eşitlik değil, ekonomik ayrıcalık üzerinden işliyor ve elbette geldiğimiz noktada en büyük savunucuları ticari yayınevleri. Biz de tam olarak şu noktadayız…

Kültürel tanınma: İngilizce merkezlilik ve görünmez bilgiler

Tüm bu saydıklarımdan ötürü bilimsel çevrelerde “evrensel bilgi üretmek” çok önemli. Halbuki evrensel sayılan bilgi çoğu zaman belirli kültürel kodlarla biçimlenmiş bir bilgi biçimi. Hitap edilen kitleyi önemsemeyen, dünyanın dertlerini merkeze almayan, sadece yükselme veya tanınma için seçilen bir üretim içinde debelenmek bu. Gerçek bilim de tabi ki bu değil. Sonuçta ne oluyor, yerel dillerde yazılan çalışmalar çoğu zaman akademik dolaşımın dışında kalıyor ve yerel kavramlar, yerel yöntemler ya da toplumsal bağlamlar küresel literatürde yer bulamıyor/tanınmıyor. El artırıyorum, kendi ulusal literatürlerinde bile yer almıyor çünkü sistemde bir karşılığı yok ve bu yüzden pek çok araştırmacı yaşadığı dünyanın gerçek dertleriyle dertlenmek istemiyor. Bunu OpenAlex gibi büyük açık veri tabanlarında bile yayınların %70’inden fazlasının İngilizce olmasından anlayabiliyoruz. Elbette uluslararası konularda ortak dil (lingua franca) İngilizce olabilir ancak bu düzeyde bir İngilizce üretim yalnızca bir dil tercihinin değil kültürel bir hiyerarşinin göstergesi gibi. Bilimde çok dilliliği desteklemek üzere bir girişimin varlığının ana sebebi de tam olarak bu (Helsinki Girişimi)

Eşik bekçiliği mekanizması

Bilimsel alanlarda görünmez bir sınır var. Belki de görünmez olduğu sanılıyor. Bir kez görmeye başladığınızda görmemek mümkün olmuyor çünkü. Bu sınır kimi zaman sessizlikle, kimi zaman kibarlık kisvesi altındaki küçümsemeyle beliriyor. Bu sınır, kimin konuşabileceğini, kimin dinleneceğini, kimin içeri alınacağını belirliyor. Bu görünmez düzenin adı eşik bekçiliği, yani İngilizcesiyle “gate-keeping“.

Eşik bekçiliği bilimin giriş kapılarını tutan bir denetim mekanizması. Makaleler hangi dergilere gönderilir, kimler hakem seçilir, hangi değerlendirme kriterleri geçerlidir, hangi kavramlar meşru sayılır. Tüm bunlar bilginin geçiş noktalarında işleyen, çoğu zaman görünmeyen ama hissedilen kapı eşikleri. Bu mekanizmaysa yalnızca teknik bir işleyiş değil, aynı zamanda bir kültürel süzgeç işlevi görüyor.

Örneğin, yakın zamanda Nature’da yayımlanan bir yazı, hakemlik sürecinin bu görünmez eşiklerini açık eden örnekleri paylaştı. Yazıda, hakemlerin makale değerlendirmesinde kullandığı çeşitli ifadeler aktarılıyordu. Onlardan bazıları şöyle (tetikleyici içerik):

“Bu makalenin yazımı berbat”

“Gelişmekte olan bir ülkede üniversiteye gitmenin sonucu bu.”

“Bilim dışında bir kariyeri ciddi biçimde düşünmelisin.”

“Bu genç hanım, alandaki önde gelen erkekler tarafından mentorluk aldığı için şanslı.”

“İlk yazar bir kadın. Mutfakta olmalı, makale yazmamalı.”

“Bu gönderiden tamamen hayal kırıklığına uğradım; hiçbir şey başarmamış, bütünüyle kaynak israfı.”

“Yazarın soyadı İspanyolca gibi görünüyor. Makaleyi okumadım çünkü kötü İngilizceyle dolu olduğundan eminim.”

“Bu makale zamanımı harcamaya değmezdi; bu yüzden okumadım ve reddedilmesini öneriyorum.”

“Bu sorunlu makaleyi o kadar çok yeniden yazdım ki artık yazarlar arasında benim de adım geçmeli.”

Bu cümleler yalnızca nezaketsiz hakem yorumları değil, hakemliğin bir güç aracına dönüşmesinin simgesi. Bilimsel değerlendirme adı altında; bilgiye değil, bilgi üreten özneye hükmeden bir tonla yazılmış yorumlar hepsi ve kapının eşiğinden kimin geçebileceğine, kimin “yeterince bilimsel” olmadığına karar veren bekçilerin varlığını ifşa ediyor.

Öte yandan eşik bekçiliği ve akademik zorbalık her zaman açık bir saldırı biçiminde yaşanmıyor. Çoğu zaman sessizliğin içinde gerçekleşiyor. Davet edilmeyen toplantılar, görmezden gelinen fikirler, yanıtsız e-postalar ve talepler, uygun değil denilerek reddedilen metinler… Tüm bunlar, akademinin gündelik eşik bekçiliği. Görünürde kimseyi dışlamıyor ancak sistem kimin içeride kalacağını zaten önceden belirlemiş durumda.

Eşik bekçiliği yalnızca yayın süreçlerinde değil, dil ve bağlam tercihlerinde de kendini gösteriyor. İngilizce merkezli bir yayın evreninde, başka dillerde veya başka kültürleri anlatan bilgi çoğu zaman meşruiyet eşiğinden geri dönüyor. “Yerel” olarak etiketleniyor, “dar kapsamlı” ya da “ilginç ama genel okur için uygun değil” gibi ifadelerle ötekileştiriliyor.

Bu sınırı kimi zaman da kurumlar ve ağlar belirliyor. Hangi laboratuvardan geldiğiniz, hangi ülkeyi temsil ettiğiniz, hangi merkeze yakın durduğunuz gibi nitelikler eşikten geçip geçemeyeceğinizi tayin ediyor. “Bizimkilerden biri mi?” sorusu görünmez ama etkili bir kimlik kontrolü haline geliyor.

Bu mekanizmanın en tehlikeli yanı ise epistemik çeşitliliğe vurduğu darbe. Laboratuvardan bir kadın, bölümdeki genç bir araştırmacı ya da “ana akım” literatürün dışında yazan bir akademisyen dışlandığında veya marjinalleştirildiğinde epistemik çeşitliliğin kolu bacağı kırılmış oluyor ve eşik bekçileri de zaten bu şiddetten besleniyor.

Akademik özne: Uyum, direnç, simülasyon

Bahsettiğim tüm bu eşitsiz sistemin içinde akademisyenler görünür olabilmek için çeşitli stratejiler geliştiriyor. Bazıları uyum yolunu seçiyor: Anaakım literatüre referans veriyor, saygın sayılan dergilere gönderiyor, hakem ne derse kabul ediyor, araştırmasını ona göre yönlendiriyor. Epistemik adaletsizlik değil de epistemik çeşitlilik demeyi tercih ediyor misal. Stratejik anahtar kelimeler kullanıyor, fon sağlayıcının dayattığı araştırma konusunu seçiyor.

Bazıları direnç gösteriyor ve alternatif mecralara yöneliyor. Görünmez oluyor. Haliyle tanınmıyor. Herkesin seçme lüksünün olduğu bir direnç değil bu.

Bir de simülasyonu tercih edenler var ve bu seçim çoğu zaman kısa yoldan görünür olma stratejisine dönüşüyor. Tıpkı kentlerde insanların kaldırım yerine çimlerin üzerinden geçerek oluşturduğu kestirme patikalar gibi. Biçimsel yollar çoğu zaman işlevsizleşiyor ve sistemin dayattığı rotalar uzadıkça özne kendine bir arka kapı buluyor.

Öte yandan simülasyon zamanla alışkanlığa, alışkanlık da meşrulaştırılmış bir kısayola dönüşüyor. Bu kısayol bilginin üretim süreçlerinde şaibeli yayıncılık pratiklerini besliyor: hızlı yayın, görünürlük uğruna yüzeysel araştırma, uygun ama özünden kopmuş çalışmalar. Başlangıçta hayatta kalma stratejisi olan şey, bir süre sonra sistemin ta kendisi haline geliyor.

Epistemik tekdüzelik: Ölçülebilir olanın hakimiyeti

Sonuçta elimizde kalan ne: Epistemik tekdüzelik. Evrenselmiş gibi sunulan tek bir bilgi modeli bütün çeşitliliği yavaş yavaş yutuyor. Farklı düşünme biçimleri, yerel kavrayışlar, sezgisel yollar bu büyük homojenliğin içinde silikleşiyor.

Bugün bilim giderek rakamlara, grafiklere ve puanlara indirgeniyor. Her şeyin ölçülebilir olması gerektiği fikri görünmez bir dogmaya dönüşmüş durumda. Oysa ölçülemediği için eksik sayılan şeyler var: Bağlamın derinliği, sezginin gücü, kültür, deneyim…

Bilimsel kalite artık bir kavrayış değil, bir skor tablosu. Makaleler puan alıyor, araştırmacılar sıralanıyor, kurumlar yarışıyor. Ama asıl soru hiç değişmiyor: Gerçekten her şey ölçülebilir mi? ve ölçülemediği için bir bilgi değersiz sayılabilir mi?

Bu arada farkındayım. Bunlar oldukça varoluşsal sorular ve biz bu soruları tartışmaya başlamadıkça her şey kötüye gitmeye devam edecek.

Bağlayamayacağım muhtemelen. O zaman bir dilekle tamamlayayım. Varoluşsal sorunlarımızı sayıları çarpıştırarak değil, gerçekten tartışabildiğimiz nice güzel günler dilerim.

9 Yorum

  1. Murat Sayan
    Murat Sayan 21 Ekim 2025

    Sayın Zehra Taşkın,
    “Akademik bilginin meşrutiyeti üzerine: Tanınma rejimleri ve epistemik hiyerarşiler” başlıklı konuşmanın metnini okudum. Felsefik derinliği var artık metinlerinizin. Elinize sağlık.

    • Zehra Taşkın
      Zehra Taşkın 21 Ekim 2025

      Teşekkürler.

  2. Mustafa Üstüner
    Mustafa Üstüner 21 Ekim 2025

    Şahane bir yazı olmuş hocam. Yazınızı okurken içinde bulunduğumuz sistemi de sorguladım, düşündüm. Keşke bu yazdıklarınızı her akademisyen okusa…

    • Zehra Taşkın
      Zehra Taşkın 21 Ekim 2025

      Çok teşekkürler hocam.

  3. Ayşegül Tok
    Ayşegül Tok 22 Ekim 2025

    Bağlam ve deneyim sayılarla çarpıştırılamaz. Emeğinize sağlık, yazılarınızı okumak keyifli hocam.

    • Zehra Taşkın
      Zehra Taşkın 22 Ekim 2025

      Teşekkürler 🎈

  4. Murat Doğan
    Murat Doğan 22 Ekim 2025

    “Bağlayamayacağım galiba” diye bitirdiğiniz metninin tamamı çok bağlayıcı: kişileri, kurumları, topyekün bir sistemi. Elinize sağlık Hocam, acılı bir keyifle okudum yazınızı, sağ olun, var olun.

    • Zehra Taşkın
      Zehra Taşkın 22 Ekim 2025

      Çok teşekkür ederim 🎈

  5. Mehmet
    Mehmet 25 Ekim 2025

    Ellerinize sağlık

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir