"Enter"a basıp içeriğe geçin

“Oyuncudan nefret etme, oyundan et”

Seneler önceki bir blog yazımı ziyaret ettim geçenlerde. Bi fiske yılgınlık var üstümde ve o yılgınlığı attığım güvenli limanım o yazının son paragrafı. Ziyaretim esnasında o yazıyı 5,5 sene önce yazmış olsam da hala ne kadar güncel olduğunu düşündüm. Durduğum yer aynı, insanların durduğu yer aynı. O yüzden bir güncelleme yapasım geldi o yazıya. Yeterince merak ettiyseniz ilgili yazı bu: Akademik ifşa üzerine.

O yazıyı okumadıysanız ve bu sayfadan bu kadar hızlı ayrılmak istemiyorsanız ben kısaca özetleyeyim. Yazıda akademik ifşa kültürünü tartışmış ve bunun göründüğü kadar basit bir mesele olmadığını, hatta oldukça tehlikeli olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Aradan geçen yıllarda akademik ifşa örnekleri çeşitlendi; sosyal medyada, kapalı gruplarda ya da kimi zaman dergi editörlüklerine gönderilen belgelerde, birilerinin akademik etikle ilgili yamuğunu veya şaibeli pratiğini ifşa etmek neredeyse doğal bir refleks haline geldi. Ancak bir süre sonra fark ettim ki bu refleks kimi zaman bizi rahatlatıyor ama sistemi değiştirmiyor. Özneler değişiyor, fiiller değişmiyor. Bahsettiğim rahatlama da kan damlayan gül görselleriyle süslenmiş, laf sokmalı Facebook gönderileri kadar yüzeysel zaten. “Üf ne biçim laf soktum ama” gibi anlık bir his, sonra geçiyor.

Derdimiz ne?

Uzun yıllardır bilimsel iletişim, bilimsel yayıncılık ve onun aktörleri ile araştırma değerlendirmesi çalışıyorum. Yani ana araştırma alanım doğrudan “yağmacıılaaağğr” değil. Zaten olamaz. Yağmacı, şaibeli ya da siz ne derseniz deyin, benim araştırma alanımın unsurlarının/aktörlerinin uygulamalarıyla ortaya çıkan sonuç. Sebebi anlamadan/düzeltmeden sonucu değiştiremezsiniz. Yani üç günde bir “yağmacı dergilerde en çok yayın yapan ülke Türkiye’ymiş. Bak Memo, sana diyo. Uykuların kaçsın” tarzı efeliklerle yağmacı yayıncılık pratikleri ile savaşmıyorum. Çünkü yağmacı dergiler dediği şeyin tam tanımı yok. Çünkü ne hikmetse tekel yayınevlerinin hiçbir dergisi o listelere girmiyor. En önemlisi de çünkü Memo sistemin oyuncusu. Benim derdim oyunun kendiyle. Memoları yaratan ve akademide her şeyi sayıya indirgeyen küresel değerlendirme sistemleriyle.

Öte yandan gördüm ki ifşa bir noktada intikam hissine dönüşüyor ve aşırı şahsileşiyor. Sonunda da gücü yettiğine ifşaya, kadına, genç araştırmacıya ifşaya dönüşüyor. Onlarla birlikte yayın yapan ununu elemiş eleğini asmışlara uğramıyor. Onların döneminde böyle şeyler normaldi oluyor. Normalleştiriliyor. Gücümüzün yettiğine bulaşmak, gücümüzün yetmediğine ses etmemek kanımıza var zaten de bu kadar göstere göstere yapılması biraz can sıkıyor.

Bu yazıya koyduğum başlığı seneler önce bir makalede görmüştüm. “Don’t hate the player, hate the game.” Yani “oyuncudan nefret etme, oyundan et.” Bence bu deyiş tam da akademideki bu paradoksu özetliyor. Çünkü akademide yozlaşmanın kaynağı genellikle tek tek bireyler değil, o bireylerin davranışlarını mümkün kılan ve çoğu zaman da ödüllendiren sistem. Eğer oyunun kuralları yanlışsa, oyuncuların değişmesi pek bir şey fark ettirmiyor. Bugün Memo’yu hedef alıyorsunuz, yeni Memolar sırada bekliyor.

İfşa eylemi doğal olarak kişiye odaklanıyor. Yanlış yapan bir akademisyenin açığa çıkarılması da sistemin işlediği hissini veriyor. Bir tür adalet duygusu yaratıyor. Ancak yapılan bir çalışmada (Snitches Get Stitches and End Up in Ditches) ifşa etmenin her zaman bir çözüm olmadığını bulmuşlar. Çünkü whistleblowing, yani yanlışları ifşa etme eylemi yüksek maliyetli bir davranış: kariyer riski, dışlanma, duygusal baskı, bazen de fiziksel tehdit. Bu nedenle çoğu insan sustuğu için değil, sistem susturucu olduğu için sessiz kalıyor. Yani işin bir de bu boyutu var.

Atıf yaptığım makalenin önerisi şöyle: Kurumlar ifşacıları güçlendirmeli, eğitmeli, korumalı, desteklemeli ve ödüllendirmeli (buraya elini kafasına koymuş kadın emojisi gelecek). Ancak bu öneri bile dolaylı olarak bence şunu gösteriyor: sorun bireyde değil, sistemde. Yani mesele “nasıl ifşa edelim?” değil, “neden ifşa etmek zorunda kalıyoruz?” olmalı. Eğer akademik kültür şeffaf, hesap verebilir ve adil işleseydi, ifşa bir kahramanlık değil de sıradan bir etik davranış olurdu. Zaten insanlar ifşa edileceğini bildikleri ve özgeçmişlerine zarar vereceğine inandıkları faaliyetleri yapmazlardı. İfşaya gerek olmazdı anlıyor musun? :=)

Akademik çalışma alanı vs. bireysel meseleler

Dediğim gibi benim araştırma alanım bu. Dolayısıyla bu konuda zilyon yayın, konuşma, proje yaptım. Yapıyorum. Al bak hepsi burada: https://www.zehrataskin.com/index.php/makaleler-articles/ Hepsinde söylediğim şey aynı: Bilimsel iletişimde eşitsizlikler var. Konuşmasına izin verilenler ve verilmeyenler var. Araştırma performans değerlendirme sistemlerinin getirdiği yayın baskısı var. Tekel yayınevlerinin parasını paylaşmayı istemediği her girişime, özellikle elmas açık erişime şaibe yaftası yapıştırması gerçeği var. Ulusal/yerel literatürlerin yeterince desteklenmemesi var. Ben bu konularla “bak bak bu memo da ne yapmış” koleksiyonu yapmak için uğraşmıyorum. Her bir katmanı ayrı değerlendiriyor, her bir boyutu kendi içinde inceliyorum. Yine de yaptığım sunumlarla ilgili ifade vermeye gidiyor, tekzip edilmemiş haberlerin ekran görüntüsünü paylaştığım için imaj davalarıyla uğraşıyorum. Tehdit e-postaları alıyorum.

Ha zannedilmesin ki burada demeye çalıştığım şey akademik etik ihlallerine susalım, ses çıkarmayalım. Demeye çalıştığım şey şu: İfşanın kendisi değil, ifşayı gerektiren koşullar sorunlu. Oyuncudan nefret etmenin kolay, oyunu değiştirmeye çalışmanın ise zor olduğunu biliyorum. Ama belki de artık zoru seçme zamanı, ya da en azından temel sorunun oyuncular olmadığını anlamanın zamanı gelmiştir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir