"Enter"a basıp içeriğe geçin

‘Good supervision’: Yol göstermenin çok çeşitli yolları üzerine

Nature dergisi yakın zamanda “What makes PhD students happy? Good supervision” başlıklı bir editoryal paylaştı. Yazının ana fikri olan doktora öğrencilerinin mutluluğunun danışmanlarının verdiği danışmanlığın niteliğiyle doğrudan ilişkili olması ilk bakışta sade ve yerinde bir tespit gibi görünüyor. Ancak beni bu yazıya yönlendiren asıl mesele başlıktaki ifadenin kendisi. “Good supervision” diyerek “bad” olanı da bir yöntem sayıp sıradanlaştırıyor olabilir miyiz? Çünkü aslında danışmanlığın özü zaten iyi olmayı, yol göstermeyi, destek olmayı içermiyor mu? Kötü olanın adına danışmanlık diyebilir miyiz? Ona güç suistimali demek daha doğru olmaz mı? Burada bahsedilen aslında etkili danışmanlık olmamalı mı?

Geçen yıl Whiplash filmi üzerine yazarken “rehber olmak” temasını tartışmıştım. O yazıda da benzer bir mesele vardı: İnsanın sınırlarını zorlamakla onurunu zedelemek arasındaki o ince çizgi. Bu yazıyı da o tartışmanın devamı gibi düşünebilirsiniz. Bazı yerlere kendi deneyimlerimden çeşni ekleyeceğim. Bunun bir blog olduğunu ve kişisel deneyimlerim ile görüşlerimin bu blogun ana tetikleyicisi olduğunu unutmamanızı rica ederim.

Nature yazısı ne iddia ediyor?

Nature editöryali, doktora öğrencilerinin memnuniyetini artıran en önemli etkenin destekleyici ve düzenli mentorluk ilişkileri olduğunu belirtiyor. Maddi kaynaklar, laboratuvar koşulları ya da tez konusunun ilgisi elbette önemli ama öğrencinin akademik ve duygusal olarak yalnız bırakılmadığı bir danışmanlık ilişkisi çok daha belirleyici.

Yazıya göre, ‘iyi’ danışmanlar yalnızca öğrencilerini değil, kendi araştırmalarını da güçlendiriyor. Öğrencisine yatırım yapan, düzenli iletişim kuran, onun gelişiminden sorumluluk duyan danışman, uzun vadede kendi üretkenliğine de katkı sağlıyor. Çünkü danışmanlık bir yönlendirme eylemi değil, daha çok bir ilişki biçimi.

E danışmanlık böyle bir şey olmamalı mı zaten?

İşte tam bu noktada akademideki ‘danışmanlık’ tanımının kendisini sorgulamak gerekiyor. Kağıt üzerinde hepimizin yaptığı şey aynı görünse de, uygulamada farklı evrenlerden bahsediyoruz. Şimdi devlet üniversitesinde çalışan bir akademisyen olarak her hafta danışmanlığını yaptığım öğrenciler üzerinden ek ders ücreti alıyorum. Bu ne demek? Düzenli olarak her hafta öğrencilere rehberlik etmem bekleniyor demek. Ücretler komik/sembolik olsa da bunun benden beklenen görevlerden biri olması demek. Her dönem, dönem başında, her öğrencimle haftalık program yapıyor ve her hafta görüşüyorum. Ancak benim ana motivasyonum iş tanımımda olması değil. Zira yapmasam da oluyor. Kimse “ya senin 489 tez öğrencin var, nasıl haftalık programında yer bulup da hepsine danışmanlık yapıyorsun” demiyor. Ben o yüzden bir dönemdeki danışmanlık sayımı maksimum üçte tutuyorum zira üçten fazlasına içime sindiği gibi danışmanlık yapmam söz konusu değil. Şimdi Nature diyor ki, senin içime sinen danışmanlık dediğin şey ‘good supervision’. Yani olması gerekeni yaptığımda, sistem beni özel bir kategoriye yerleştiriyor: İyi danışman.

Senelerdir doktora öğrencim Faruk ile de bu konuda kavga ediyorum :=) O her hafta onunla görüşmemin bir iyilik olduğunu düşünüp sürekli minnettarlığını belirtiyor. Bu bir iyilik değil. Bu benim işim. Çıkan ürün benim de ürünüm. Üstelik çıkan ürün paketlenmiş bir doktora tezinden çok, ileride benden çok daha iyi işler yapmasını beklediğim/yapacağını tahmin ettiğim yetişmiş yeni araştırmacılar. Belki baktığım bakış açısı yanlış olabilir ancak öğrencisiyle görüşmeyenlerin varlığı benim yaptığımı ‘iyilik’ çerçevesine sokmamalı, öğrencisiyle görüşmeyenlerin/destek vermeyenlerin yaptığını sorgulanır hale getirmeli. Yani NŞA’da öyle olmalı. Çünkü normali, iş tanımında yazanı, bekleneni o. Yere çöp atmayanı da ödüllendirmiyoruz neticede. Yere çöp atana bir şekilde yaptırım uygulamalıyız ki çöplerden kurtulalım.

Etkili danışmanlık “yaparsın sen” gazı vermek mi?

Dışarıdan bakınca sanki işin sırrı şuymuş gibi de algılanıyor: Öğrenciyle her hafta buluş, moral ver, motivasyon konuşması yap. “Yaparsın sen Rocky, tek yumrukla indirirsin.” Oysa etkili danışmanlık iyi niyetten ibaret de olamaz. Yapısal bir beceri, etik bir tutum ve insanı merkeze alan bir farkındalık gerektirir.

Danışmanın görevi yalnızca tezin takvimini tutmak değil öğrencinin akademik yolunu görünür kılmak çünkü. Fener tutmak. Bu yol haritası da sözle değil de somut çerçevelerle var olur daha çok: hangi aşamada ne beklenecek, hangi kaynaklara nasıl erişilecek, hangi beceriler geliştirilecek, kararları kim nasıl alacak, geri bildirim döngüsü nasıl işleyecek, toplantı sıklığı ve teslim tarihleri nasıl belirlenecek. Bunlar açıkça konuşulmadığında öğrenci karanlıkta kalır ve belirsizlik üretir. Bu belirsizlik de insanı öldürür biliyor musun?

Öbür tarafta iyi danışmanlık sürekli eleştirinin ya da küçümsemenin gölgesinde de filizlenmez. Whiplash’te mükemmeliyetçilik diye gösterilen aşağılamanın akademik karşılığı yok. İnsan onuru bu ilişkinin merkezinde durmadıkça ortaya çıkan ilerleme kalıcı olmaz. Saygı, güven ve adil geri bildirimin hiçbiri lüks değil. Aksine asgari koşullar.

Destekleyici bir ilişki öğrenciyi güçlendirirken danışmanı da dönüştürür. Ortak öğrenme, karşılıklı üretim, birlikte genişleyen bir entelektüel alan. Yani bence etkili danışmanlık öğrencinin metnini “düzeltmek” değil, düşünmesini mümkün kılan zemini kurmaktan geçiyor.

Peki ‘iyi danışmanlık’ yöntemi tek mi?
Değil. Bunun zilyon farklı yolu var. Zilyon farklı yöntemi de. Her yiğidin yoğurt yiyişi farklı, herkesin danışmanlık tarzı farklı. “En iyi danışman şöyle olur” ya da “iyi öğrenci olmanın 93.843 yolu” gibi reçeteler bence uydurma. Önemli olan, ilişkiyi şeffaf ilkelerle kurmak, sınır ve beklentileri netleştirmek, emeğin ve katkının hakkını teslim etmek, iyi oluşu gözetmek ve tüm bunları tutarlı biçimde sürdürmek. Geri kalanı, kişiler ve bağlamlar kadar çeşitli.

Son iki yüksek lisans öğrencim üzerinden öğrenme sürecim…

Senelerdir lisans düzeyinde coğrafi bilgi sistemleri dersi veriyorum. Aslında her şey konuya duyduğum merak ve bölümde bu dersi üstlenecek başka kimse olmamasıyla başladı. İlk dönemlerde ben de öğrenciler kadar yeniydim. Her yıl biraz daha öğrenerek, dersi daha anlamlı bir biçime oturtmaya çalıştım. Zamanla içine coğrafya okuryazarlığı ekledim, aşırı teknik kısımları sadeleştirdim, küçük yarışmalar düzenledim. Dersin sonunda ortaya çıkan çalışmalar genellikle yüzümü güldürdü.

2019’da doktora sonrası araştırma için ayrıldığım dönemde ders iki dönem açılmadı. Meğerse bir öğrenci, Ceren, bu dersi lisans döneminde almak için o kadar hevesliymiş ki hayal kırıklığına uğramış benim gidişimle. Sonunda dersi bir kez de yüksek lisans programına açmam konusunda beni ikna etti. İşin ironisi Ceren’in isminin baş harflerinin CBS olması idi. Bu talep evrenin bana ettiği bir oyun olmasın diye korkumdan dersi açtım. O dönem yüksek lisans düzeyinde dersi iki öğrenci aldı: Ceren ve Cansu.

Bu süreç benim için de bir dönüşüm oldu. Daha önce lisans düzeyinde verdiğim dersi, bu kez yüksek lisans seviyesine taşıyıp yeniden yapılandırmam gerekti. O dönem hepimiz için öğretici geçti. Hem ben hem onlar sürekli yeni şeyler öğreniyorduk. Üstelik araştırma alanlarım onların tez konularıyla doğrudan örtüşmüyordu.

Ceren, CBS kullanarak deprem riski altındaki halk kütüphanelerini incelemek istiyordu. Cansu ise, farklı disiplinlerden getirdiği bilgiyle Osmanlı minyatür koleksiyonlarını otomatik olarak sınıflandırmanın yollarını arıyordu (bu konunun doğrudan CBS ile ilgisi de yoktu). İkisi de kolay ilerlemeyen, alışılmışın dışında konulardı. “Fay hattına yakın olan yıkılır zaten, araştırmalık ne var?” da denebilirdi, “minyatürlerle çalışılmaz” da. Zaman zaman pes edecek gibi oldular çünkü bazen gereksiz zaman kaybettiler, bazen motivasyon. Ancak her defasında yeniden başladılar.

Bu süreçte onların öğrendikleri kadar ben de öğrendim. Çünkü birçok kavram, yöntem ve kaynak benim için de yeniydi: minyatürlerin lisanslanma biçimleri, deprem haritalarının elde edilme yolları, veri hazırlığı… sayısız “nasıl”ın içinde birlikte ilerledik. Sonunda her ikisi de araştırmalarını tamamladı ve biri Public Library Quarterly, diğeri Journal of Open Humanities Data tarafından minör düzeltmelerle kabul aldı (yakında linklerde olacaklar). Şöyle bir şey oldu yani :=)

Bence hala evrenin oyunu olabilir :=)

Aslında bu iki öğrenci kendi yollarını kendileri çizdi. Onlar beni zorladı, ben de onları. Danışmanlık sürecinde yalnızca öğrenciler değil, danışman da dönüşüyor. Bu iki tez sayesinde ben de hem akademik hem insani olarak çok şey öğrendim.

Nasıl bir danışmanlık?

Seneler önce iyi danışman nasıl olunur konusunda değişik fikirlerim vardı. Dönüştü, değişti. Şimdi iyi danışmanlık tanımlamasının yanlış olduğunu düşündüğüm yerdeyim. Araştırma kültürü, kurum kültürü, kurumsal kabuller, hocadan öğrencisine geçen yöntemler danışmanların danışmanlık stilini belirliyor. Bir noktada herkes kendi yolunu buluyor. Akademik sesini bulmak gibi. Bazısı uzun yıllar kendi danışmanını taklit ediyor veya kurumun dilini konuşuyor, bazısı kendi sesini buluyor. Danışmanlık da böyle bence. Herkesin yoğurt yiyişi farklı deme sebebim bundan. Akademik hayatımın arkaplanında Emir Can İğrek’ten Zemin’in çaldığı bir dönem var. O dönem nasıl bir danışman olmak istemediğime karar verdim. Nasıl bir danışman olmak istediğimi öğrencilerim sayesinde öğreniyorum.

Doçentlik dosyama iki farkı jüri aynı yorumu iki farklı şekilde yapmıştı. Biri “hiç tez yönetmemiş olması büyük eksikliktir” derken diğeri “bu dosyanın öğrenci yetiştirerek, yani akademideki asıl katkı hayata geçirilerek taçlandırılmasını dilerim” yazmıştı. Ben ikinciyle aynı yerdeyim.

Şaibeli dergilerde yayın yapanların seçimlerinde sistemin etkisini araştıran Onur ile başladım. Ceren ve Cansu ile devam ettim. Faruk bölümde yapılmış ilk sandviç tezi çıkarmak üzere. İlk çıktısı bugün yayınlandı. Hepsinin verdiği emeğe, başarı kazandıklarındaki mutluluklarına, zora düştüklerindeki endişelerine şahidim. Taçlandım mı bilmiyorum ama akademide en sevdiğim şeyin bu şahitlik olduğuna karar verdim.

Biraz şahsi, biraz genel ve çokça anekdotlu yazımı burada sonlandırıyorum. Buraya kadar dayandıysanız vallahi bravi. Bi noktada toparlayamayacağımı sanmıştım ben :=)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir