Son bir aydır evren tarafından bu yazıyı yazma konusunda dürtülüyorum. En son 10 Mayıs’ta ODTÜ’de katıldığım doktora tez öneri jürisi için gelen şahane yazılmış bir metin bu konuda en ciddi dürtme oldu. Son tahlilde okunması gereken ödevleri bir kenara bıraktım ve yazıyorum. Öncelikle buna ön ayak olan Betül’e (Sümeyye Yılmaz) ve danışmanı Duygun (Göktürk) Hoca’ya teşekkür ederim. Genç araştırmacıların akademik kimlik oluşumuna yönelik hazırlanacak bu teze başından sonuna şahit olmak muazzam olacak. Yaşasın süreçte herkesin çok şey öğrendiği tez jürileri.

Yavaştan başlayalım: Aidiyet ve mensubiyet eş anlamlı değil mi?
Aslında başlıktaki sorunun cevabı evet. Etimolojik sözlüğe göre aidiyet ve mensubiyet arasında çok büyük bir fark yok. Nişanyan Sözlükte mensubiyet için “ilgili, ait, nisbeti olan” ve aidiyet için “taalluk eden, ilgisi olan” şeklinde açıklama yapılmış. Ancak sözcüklerin bende tınısı biraz daha farklı. Aidiyet sözcüğü kullanıldığında karşı taraftan beklentinin koşulsuz bir bağlılık olduğunu ve bir güç/tahakküm bildirdiğini hissediyorum bir süredir. Açıkçası bu hissi anlamlandırmakta zorlanıyordum, ta ki Bourdieu okumaya başlayana kadar. Yaşadığımız topraklardaki aileye, statüye, unvana, büyüğe; yani kısaca sembolik sermayenin herhangi bir türüne sahip olmak karşı tarafta sonsuz bir aidiyet beklentisi yaratıyor. İşte bu yazıda sonsuz aidiyet beklentisini masaya yatırıyoruz. Arkadaşlar hazır mıyız :=)
Hangi sermaye?
Bourdieu’ya göre üç tür sermaye var (1): Bireylerin ve grupların sahip olduğu finansal kaynakları, varlıkları, serveti ifade eden ve maddi zenginilik biçimlerini içeren ekonomik sermaye, bireylerin sosyalleşme ve eğitim yoluyla edindiği eğitim, bilgi, beceri ve kültürel farkındalık gibi finansal olmayan varlıkları kapsayan kültürel sermaye ve bireylerin veya grupların toplumdaki diğer kişilerle sahip olduğu ağları, ilişkileri ve sosyal bağlantıları ifade eden sosyal sermaye.
Bir de bireylerin veya grupların belirli bir sosyal bağlamda sosyal tanınma, prestij ve sembolik değerlerine dayalı olarak sahip oldukları kaynakları ve gücü ifade eden sembolik sermaye var. Sembolik sermaye, ekonomik, kültürel ve sosyal olmak üzere çeşitli sermaye biçimlerine dönüştürülebilen onur, prestij, itibar ve tanınma gibi kültürün sembolik unsurlardan türetiliyor ve bireylere veya kurumlara meşruluk, otorite ve statü kazandıran sembolik temsil sistemleri ve kültürel anlamlar aracılığıyla işliyor.
Sosyal etkileşimleri, kimlikleri ve hiyerarşileri şekillendiren sembolik uygulamalar, ritüeller ve sembollerle yakından bağlantılı. Sembolik sermaye, toplumdaki sosyal ayrımların, hiyerarşilerin ve güç ilişkilerinin kurulmasında ve sürdürülmesinde önemli bir rol oynuyor.
Peki bunların aidiyet ile ne alakası var?
Her ne olursa olsun, her ne söylenirse söylensin otoriteye sonsuz itaati içeren aidiyet beklentisi tam da Bourdieu’nun simgesel şiddet diye tanımladığı şey bana göre (2). Belirli bir sosyal düzenin içine gizlenmiş, toplumdaki (alandaki) insanlar için rol ve görev olarak belirlenmiş ve sorgulama olmaksızın rıza gösterilen bir şiddet türü bu. Şiddet deyince aklınıza bir çeşit zorbalık, zorla dayatılan bir anlayış geliyor olabilir. Ancak değil. Bu çok incelikli uygulanan bir şiddet. Tıpkı bilimin toplumsal kullanımlarında söylendiği gibi (3), “karşılıklı takdir ilişkisi çerçevesinde bir araya gelmiş görünmez alim heyetlerinin tanımasına dayalı kurumsallaşmış itibar” diye bir gerçek var ve bu türde itibar sahiplerinin “sadece menfaatçi bir hizmetkarlıktan kaynaklanmayan, kariyerlerinin devamının bağlı olduğu kişilere bilimsel meziyetler atfetmeye eğilimli genç araştırmacılar üstündeki karizmatik hale etkisiyle itaatkar müşteri grubu, akademik hürmet ve hatırşinas atıf alayı sahibi olması” da bir çeşit sembolik şiddet. Çünkü tahakkümün gerçekleşebilmesi için oyuna katılmaya hevesli faillerin varlığı gerekiyor. Oyuna katılmaya hevesli failler yaratmak hiç de zor değil.
Egemen olan habitusun talep ve beklentileri ne ise kurumun kültürü ve uygulama usulleri de ona dönüşüyor. Sabit bir usul yok aslında; gruplar, o grupların sahip olduğu sermaye türleri ve onların tahakkümü var. Bu noktada Betül’ün önerisinde Bourdieu & Wacquant ve Mokhampanyane & Segalo’ya atfen kurduğu şu cümle buraya tam uyuyor: “kültürel sermayeye dönüşen egemen habitus toplumdaki egemen yapıları yeniden üretir (dominant habitus turning into cultural capital reproduces the hierarchical structures in society)”.
Öte yandan bu egemen habitus yalnızca belirli bireylere (kültürel sermayenin bahşedilmesi yoluyla) adaletsiz düzeylerde sosyo-kültürel ayrıcalık vermekle kalmıyor, aynı zamanda bu ayrıcalığı da görünmez kılıyor (4). Sonuç olarak çok içten kurduğumuz “değiştireceğiizzz”lerin sıklıkla karşılığı olmuyor çünkü habitusun sosyo-kültürel koşullarını değiştirme mücadelesi oldukça zor. Bunun başlıca nedeni, egemen öznelerin yalnızca statükoya uyum sağlayarak ve “kendileri olarak” egemenliklerini uygulayabilmeleri, oysa egemenlik altına alınanların habitusun kendi içinden bir kopuş gerçekleştirmesi gerekmesi. Başka bir deyişle, habitus içerisinde egemen öznelerin tahakkümü nesnel görünüyor. Yani, hakim olanın yalnızca olması yeterliyken, hükmedilenlerin ‘olmadan’ önce yollarını açmaları gerekiyor (4).
Neyse. Demem o ki “alanlar güç ilişkilerinin mahalidir” (3). Bu güç ilişkilerinin farkına varın. Alanlar ailemiz değildir. O yüzden mensup olun, ait olmayın. XOXO.
* Yine bu yaşta sosyoloji doktorası perileri dürttü, hakkımızda hayırlısı.
Referanslar
(1) Bourdieu, P. (1986). The Forms of Capital. Handbook of Theory and Research for the Sociology of Education içinde. (241-258). https://home.iitk.ac.in/~amman/soc748/bourdieu_forms_of_capital.pdf
(2) Bourdieu, P. ve Wacquant, L. (2014). Düşünümsel bir antropoloji için cevaplar (çev. Nazlı Ökten). İletişim.
(3) Bourdieu, P. (2013). Bilimin toplumsal kullanımları (çev. Levent Ünsaldı). Heretik.
(4) Gillespie, L. (2019). Pierre Bourdieu: Habitus. https://criticallegalthinking.com/2019/08/06/pierre-bourdieu-habitus/
Hocam ait olanlar, senin de ait olmanı istiyor, olmayınca mensup olmana da izin verilmiyor, yok sayılıyorsun. Neyse ki bloglar görüşlerimizi kimseye ait olmadan belirtmemizi sağlıyor. Bir yere kadar…
Elinize sağlık, yazınızı çok akıcı okuyamasam da üç kere okumayı hak ediyor.
Ne güzel dediniz, tam olarak öyle. Biz de yazarız o zaman her şeyi :=)