En son blog yazımı Temmuz ayında mobbing üzerine yazmışım. O günden beridir blogum ıssız, blogum sessiz. Bunun ana sebebi akademik hayatımın en yoğun günlerinden geçiyor olmam. Üstünde çalıştığım 2387 ayrı işin altından nasıl kalkacağımı bilmiyorum ama bugün okuduğum bir makale üzerine burada buldum kendimi yeniden. 2387 ayrı iş biraz beklesin, ben gelişine yazarak en sevdiğim sporu yapacağım bu akşam.
“An autoethnography of internationalisation: ethical dilemmas in Japanese academe”
Dalgliesh, B. (2024). An autoethnography of internationalisation: ethical dilemmas in Japanese academe. Higher Education. Doi: https://doi.org/10.1007/s10734-024-01246-6
Cuma günü şahane akademisyenlerle yemek yedim. 2,5 saatlik yemeğin her dakikası enfesti zaten de yukarıda künyesini verdiğim makaleyi konuştuğumuz anın nefaseti bambaşkaydı. Biraz önce makalenin tamamını okudum. Bir sürü notlar aldım. Hazırsanız başlıyorum.
“Englishman in New York”
Beyniniz fonda bu şarkıyı çalmaya başlasın diye başlığı öyle koydum. Makale onları anlatıyor çünkü, yani “yabancı”ları. Yabancılaştırılanları. Dagliesh kaleme aldığı bu otoetnografide akademik hareketliliğin özgür ve keyifli bir deneyim olduğu idealize edilmiş fikrini eleştiriyor. Dahası bu özgürlük ve keyfin çoğu zaman kültürel sınırların aşılmasını ve kurumsal yapının sınırlamalarıyla yüzleşmeyi içerdiğini anlatıyor.
Makaleyi okurken hissettiğim şey Japonya’da çalışan yabancı bir akademisyenin yaşadıkları değildi aslında. Blogu yazmaya iten neden de bu değil. Çünkü biliyorum ki habitus içinde var olan biz/onlar ve diğerleri başlıklı tüm marjinalleştirmeleri ve kurum kültürü adıyla normalleştirilmiş anormalleri sadece sözlük anlamıyla “yabancı”lar değil, o çemberin dışında kalmak isteyen herkes yaşıyor. O yüzden bu blogda okuyacaklarınız Dagliesh’in makalesinin bir özetinden ziyade bende uyandırdığı izlenim olacak.
Mutlaklaştırma ve normalleştirme
Çalışmada var olan bir yapıya sonradan dahil olanın marjinalleştirilmesi vurgusu var. Çünkü meşhur geyikte olduğu gibi bütün hikayeler iki şekilde başlıyor; ya şehre bir yabancı geliyor ya da kahramanımız bir yolculuğa çıkıyor. Bu filmde kahraman bizsek de değilsek de sözü edilen ‘akademik’ seyahat her zaman bir sit-com veya feel good türü değil. Bazen korku filmi, bazen drama. Herkesin deneyimi biricik gibi ama aslında kimsenin yaşadığı biricik değil. Deneyim paylaşımı bundan önemli biraz da. O yüzden bu makalenin ekstra bir önemi var benim için (deneyim paylaşımının önemi üzerine daha önce yazdığım yazı için buradan: blog)
Makalede marjinalleştirme iki temel önyargı mekanizması üzerinden ele alınıyor:
- Mutlaklaştırma (absolutization): Bu mekanizma önyargıyı bir silah haline getirip marjinalleştirilen akademisyenlerin organizasyon yaşamına uygun olmadıkları şeklinde damgalanmalarına yol açıyor. Hiç usul bilmiyorsun, usul biliyorsan da uslubun bozuk, mimiklerin çok itici, bakışların nefret dolu… Hiç duydunuz mu bunları? Marjinalleştirilmeye çalışılan biri duyar. Sık sık duyar. Yok saymak, bazense kışkırtmak marjinalleştirmenin en temel yollarından biri. Bunun sonucunda marjinalleştirilen kişi “kurumsal hayata uyumsuz” olarak etiketleniyor ve bilinçli olarak yalnızlaştırılıyor.
- Normalizasyon: Akademik içtenlik ve benzerlik üzerinden işleyen bu mekanizma akademide erken gelip koltuğunu kapmış akademisyenlerin kendi kültürel şovenizmlerini görememelerine neden oluyor. Profesyonellik yerine “biz bir aileyiz” düsturu o kadar içselleştiriliyor ki aile üyesinin her türlü yanlışı görmezden geliniyor, normalleştiriliyor. Sonra da kurumun normali o oluyor, rutinleşiyor. Kimse olanın yanlışlığını görmüyor, yadırgamıyor. Dışarıdan gelenin o normale uyması mümkün değil çünkü normal olarak etiketlenmiş şey normal değil.
Sonuç ne oluyor?
Böyle bir marjinalleştirme ortamında üç potansiyel sonuç var:
- Kurumun normlarını kabul etmek, o normlara uygun davranmaya başlamak,
- Farklılığa rağmen bir ses sahibi olma mücadelesi vermek,
- Bu kültüre uyum sağlayamayıp ayrılmak.
Birinci madde ODTÜ’den Semih (Akçomak) Hoca’nın Ahlaksız Büyüme kitabında değindiği “ahlaklı olmanın bir ödülünün olmadığı toplumlarda ahlaksızlık bir norm olmaya başlar” çıkarımını hatırlattı. Var olabilmek için onlardan biri olmak bir seçenek elbette. Ancak bir diğer seçenek de ne kadar yıpratıcı olsa da ses çıkarmak. Böyle otoetnografiler yazmak. Deneyimleri tarihe not etmek. Arkadan gelenin bunun bir normal değil, değişmesi gereken bir gelenek olduğunun farkına varmasını sağlamak.
Bu toksik kültüre uyum sağlayamayıp ayrılmak da ayıp değil tabi. Bir tane yaşamımız var ve marjinalleştirilmeyi içselleştirmek için çok kısa.
* Yazma sporumu yaptım. Sanıyorum yapıyorum bu sporu :=) Okuduğunuz için teşekkürler. Brezilya’da yağış var, F1 sıralama turları sarktı. Bu vesile ile blogu da bitirmiş oldum. F1 fanıysanız yazıyı yarın da okuyabilirsiniz.
** Yazınınn sonuna gelen okuyucuya isterseniz sonra okuyun demek komik olmuş. Ben güldüm, siz de gülün :=)