"Enter"a basıp içeriğe geçin

Araştırma yöntemleri: ‘Teorisyen peygamberler ve yöntem rahipleri’

Son iki dönemdir “Araştırma Yöntemleri ve Yayın Etiği” dersi veriyorum. Bu hafta yaptığı nicel araştırmanın sunumunu gerçekleştiren bir doktora öğrencisi şöyle dedi: “Hocam, şimdiye kadar hiç nicel araştırma yapmamıştım. Hep nitel çalışmıştım. O yüzden çok öğretici ama biraz da acı dolu bir süreç oldu.”

Bu ifadesi üzerine, daha önce yaptığı nitel araştırmalar hakkında konuştuk. Sonra başka nicel çalışmalara baktık. Tüm bu tartışmaların sonunda vardığımız ortak bir kanaat vardı: Bazı çalışmalar ne tam olarak nitel ne de tam olarak niceldi ve daha çok “nitelimsi” ya da “nicelimsi” diyebileceğimiz bir yerde duruyordu.

Son haftalarda ise her köşeden karşıma çıkan arka planı iyi çizilmemiş “yarı yapılandırılmış görüşme” önerileri, nitel araştırmayı nicel ölçütlerle sınırlamaya çalışan ifadeler, kavramsal çerçevesi eksik ama yöntemsel “temiz” görünen metinler beni bu yazıyı yazmaya itti.

Nasıl başlamalı diye düşünürken, Levent Hoca’nın iki ay önce paylaştığı bir Bourdieu alıntısı geldi aklıma:

“Ampirik olanın kirliliğine karşı feveran eden teorisist peygamberlerin ve imkân olsa tüm araştırmacıları hayatlarının geri kalanında metodoloji derslerinde tutacak yöntem rahiplerinin ortak noktası, yöntem ve teoriyi araştırma faaliyetinden ayırmalarıdır.”

Daha güzel bir başlangıç olabilir miydi? Sanmam.

Şimdi konuya giriyorum:
Araştırma yöntemlerini bilmek neden önemlidir? Yöntem bir amaç mıdır, yoksa amacı gerçekleştirmek için seçilen bir araç mı? Teorisiz yöntem olur mu, yöntemsiz teori neye yarar? Ve neden etrafımız bu kadar çok “teorisyen peygamber” ve “yöntem rahibi” ile çevrili?

Arkadaşlar, hazır mıyız?

Yöntemsiz teori, teorisiz yöntem

Pierre Bourdieu, Sosyoloji Zanaatı adlı eserinde ampirik çalışmaları küçümseyen teorisyenlerle, metodolojiyi adeta kutsal bir metin gibi yorumlayan yöntemcileri aynı çerçevede eleştiriyor. Çünkü bu iki grup da araştırmayı bütünlüklü bir süreç olarak görmek yerine, teoriyi ve yöntemi soyut ve kendi içinde kapalı alanlar olarak ele alıyor.

Pozitivist mirasın etkilerine fazlasıyla maruz kalmış bir beşer olarak bazen ben de böyle olabiliyorum :=) O yüzden kişisel örneklerle süsleyeyim biraz.

Gerçekten çok iyi bir ampirik araştırma yaptık (şu yazının son paragrafında bahsettiğim çalışma). Bir sosyoloji dergisine göndermeye karar verdik. Araştırma ekibindeki sosyolog dedi ki bunun arkasında hangi teori var, hangi teoriye dayandırabiliriz. Bilmem, hangi teoriye dayandırabiliriz dedim. Çünkü derim. Çünkü benim geldiğim pozitivist arkaplan jeoepistemik konumlanma veya epistemolojik farkındalık demez. O anlama gelen çok şey söyleriz ama bir teori ile süslememiz genellikle beklenmez.

Fark ediyorum ki tam tersi de var: Afili teorilerle süslenmiş, ancak ampirik tarafı zayıf ve yönteme uygun olmayan pek çok unsurla dolu çalışmalar da görüyoruz. Bence bu dengesizliğin temel nedeni, yöntemi ya da teoriyi -tıpkı Bourdieu’nun dediği gibi- kutsallaştırmak ve araştırma sürecini, yani asıl meseleyi ikinci plana atmak. Yani belki de günümüzde akademide sıkça karşılaştığımız teorisiz ve yöntemden kopuk araştırma pratiklerini, pozitivist mirasın etkilerini ve araştırma tasarımındaki kavramsal eksiklikleri çok az tartışıyor oluşumuzdan oluyor bunlar hep.

Sayısal olanın idealleştirilmesi

Modern sosyal bilimlerin büyük bölümü kabul etmek istemesek de pozitivist epistemolojinin izlerini taşıyor. Bilginin ancak ölçülebilir ve genellenebilir olduğunda “bilimsel” kabul edilmesi ve araştırma değerlendirme sistemlerinin ampirik çalışmaları öncelemesi özellikle nicel araştırma yaklaşımlarını norm haline getirdi. Bu nedenle, nitel araştırmalar dahi sıklıkla nicel kriterlerle değerlendiriliyor. Bu da araştırmacılara “nitel çalışmada en fazla 25 kişiyle görüşülür” gibi yanlış genellemeler yaptırıyor. Oysa nitel araştırmalarda amaç örneklemin büyüklüğü değil, kuramsal doyum ve anlam derinliği.

Araştırmayı bir düşünsel emek süreci olmaktan çıkarmak

Bourdieu’nun metaforlarıyla söylemek gerekirse, bazı araştırmacılar “yöntem rahipliği” yaparak metodolojiyi kutsallaştırır, ama onu bağlamından koparır. Diğer yandan bazıları ise “teorisyen peygamber” edasıyla ampirik veriye sırt çevirir. Bu iki yaklaşımın ortak noktası, araştırmayı bir düşünsel emek süreci olarak değil, biçimsel bir görev olarak görmeleridir. Oysa yöntem, çalışmanın epistemolojik altyapısı ve araştırma sorusuyla birlikte şekillenir. Teori ise neyi, neden araştırdığımızı anlamamızı sağlar.

Şekersiz çay, teorisiz yöntem

Sahada sıkça karşılaşılan bir diğer sorun da, araştırma konusunu netleştirmeden ve kavramsal çerçevesini oluşturmadan doğrudan yönteme geçilmesi. Yalnızca “moda” olduğu için nitel bir yaklaşımın benimsenmesi -ya da hiçbir kuramsal altyapısı olmayan bir çalışmaya, sadece üç kişiyle görüşüldü diye nitel araştırma denmesi- bunun tipik örnekleri arasında. ‘Yarı yapılandırılmış görüşme’ yapılmasına rağmen içerik analizi yerine kaba sayımların ve daha da kötüsü sıklık tablolarının kullanılmasına sıkça rastlıyoruz. Tüm bunlar, kavramsal altyapı eksikliğinin doğrudan sonucu. Bu durum yalnızca yanlış yöntem seçimine değil, aynı zamanda hatalı yorumlara ve güvenilmez sonuçlara da neden oluyor.

Sıklıkla şöyle mesajlar alıyorum: “Hocam, ben de sizin gibi metin analizi yapmayı planlıyorum. R mı öğreneyim, Python mu?” Bu ikisi de elbette metin analizi için kullanılabilir. Mesele teknik olarak hangisinin “daha iyi” olduğu değil. Ama aslında asıl sorun bu soruda gizli: “Ben metin analizi yapmayı planlıyorum” ifadesi doğru bir çıkış noktası değil.

Ben metin analizi yaptım çünkü atıf cümlelerinin ontolojik düzeyde incelenmesinin gerekli olduğunu düşündüm. O araştırma sorusunu cevaplayabilmek için metin sınıflama algoritmalarını kullandım. Bu süreçte hangi yazılımı kullandığım en son düşündüğüm şeydi.

“Ne yapmak istiyorum?” sorusunu sormadan, “hangi yöntemle yapayım?” ya da “hangi aracı kullanayım?” demek, çayı demlemeden hangi fincanda içeceğini seçmek gibi bir şey.

Zanaatkârlık olarak araştırma

Kıssadan hisse dostlarım, iyi bir araştırma, sadece doğru yöntemi kullanmakla değil, araştırma sorusunu bağlama yerleştirmek, teorik altyapıyı kurmak ve yöntemi bu yapı içinde konumlandırmakla mümkün. Bourdieu’nun “zanaat” vurgusu tam da buradan geliyor. Araştırma bir teknikler bütünü değil, düşünsel ve etik bir uğraş. Bilimsel üretimde teorisizlik de yöntem körlüğü de eksiklikleri beraberinde getiriyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir