Sene 2019. Şaibeli yayıncılık üzerine yeni yeni çalışmaya/konuşmaya başlamıştım. O zamanlar Türkiye’de kavram hiç şüphesiz bir kullanımla “predatör” yani “yağmacı” idi. Uluslararası arenada ise isimlendirme tartışması sürüyordu. SCRG’de doktora sonrası araştırmama başladığım hafta yapılan bir beyin fırtınası toplantısında “Yapılan fiil belli. Bu fiili hayata geçirenlere ne isim verdiğimiz neden önemli ki?” sorusunu sordum. Sonrası içerideki şahane felsefecilerle uzun bir tartışma ve benim bu konudaki fikrimin komple değişmesi. Bu blogun amacı meselelerin adını (doğru) koymanın neden önemli olduğuyla ilgili biraz tartışmak.
Ha yağmacı ha şaibeli… mi?
O dönemde “yağmacı” terimi, hem akademide hem medyada belirli türden dergileri tanımlamak için baskın bir şekilde kullanılıyordu. Ancak bu belirli türün tam bir tanımı dahi yapılamıyordu. Sonuçta para alan dergiler dendiğinde altın açık erişim dergiler okka altına gidiyordu, interdisipliner dergiler denince Nature ve Science dergileri. “Büyük indekslerde dizinlenmeyen dergiler yağmacıdır” şartı koyulduğu anda büyük indekslerdeki “yağmacı” dergilerle tanışıyor, koyduğumuz her kuralın gerçek dolandırıcı dergilerce uygulamada nasıl da hızlıca alt edildiğine şahit oluyorduk. Yine de tam bir tanımı olmayan bu dergiler üzerinden akademi gömme şenlikleri yapıyorduk hep beraber.
Halbuki “yağmacı” diye etiketlediğimiz faaliyetler veya çıktılar şaibeli yayıncılık pratiklerinin küçük bir kısmıydı. Tüm metrik temelli değerlendirme sistemlerimiz sadece yağmacı ya da değil ayrımı isterken o “kara liste”ye girmemiş ama yılda 220390 makale yayımlayan dergiyi Q değeri var diye “yağmacı” saymamamızı da talep ediyordu. Doktora öğrencisine tezinden makale yayınlamadan mezun olamazsın diyen sistem özellikle sosyal bilimlerde yıllar süren yayın süreçlerini göz ardı ederken, genç araştırmacıların yönlendirildiği “gölge akademi”yi konuşmuyordu hiç (gölge akademi kavramı buradan: https://www.emerald.com/insight/content/doi/10.1108/jocm-08-2021-0239/full/html). Köşe Başı Üniversitesi Çok Önemli İlimler Dergisi “bizim çocuk yükselecek, sen şunu bir yayınla” tavsiyeli kararlarla yayınlanmış eser sahiplerinin yükselmesine katkı sağlarken bu dergiler resmi köşe başı üniversitelerinin dergisi olduğundan kimse o dergilerde yayınlanan makalelerin kalitesine bakmıyordu. Zaten metrik temelli sistemlerde kimse yayınlanan eserin kalitesiyle ilgilenmiyordu. Varsa yoksa dergiler vardı ve biz daimi bir döngüde o dergileri bir şekilde sınıflamaya çalışıyorduk.
Yani yağmacı veya değili dergi temelli tartıştığımızdan meselenin özünü yine kaçırıyorduk. Yaptığımız bir çalışmada yağmacı atfedilen dergilerde yayınlanan makalelerin kaliteli sayılan Web of Science dizinlerinde yer alan dergilerden yoğun atıf aldığını saptadık. Hele de araştırma konusu gelişmekte olan ülkelere ait bir konu ise Web of Science’daki dergiler bu çalışmalara atıf yapıyordu. Sebebi bu ülkelerdeki araştırmacıların araştırmalarını yayınlamak ve ülkelerindeki durumu raporlamak için alan bulamıyor oluşuydu.
Burada araştırma grubumun bir yayınına atıf yaparak bir gerçekten bahsetmek istiyorum. Şaibeli yayıncılığın en çok etkilediği coğrafyalar genellikle bilimsel üretimin merkezinde yer almayan ama orada olmak isteyen, bu sebeple de değerlendirme sistemlerinin ağırlıklı olarak metrik temelli olduğu ülkeler. Türkiye de bu ülkeler arasında. Yayınla ya da yok ol baskısıyla şekillenen akademik kariyer sistemlerinin kimi araştırmacıları hızlı ve kolay yayın yapabilecekleri mecralara yönlendirdiği artık açık. Ancak bu mecralar çoğu zaman merkez ülkeler tarafından meşru kabul edilmiyor. İşte tam bu noktada “jeopolitik şüphe” devreye giriyor. Merkezden bakıldığında görünmez ya da itibarsız olan bazı dergiler, çevre ülkelerdeki araştırmacılar tarafından “merkeze yakın” veya “dışarıdan onaylı” olarak algılanabiliyor. Bu nedenle Franek ve Emanuel’in önerdiği gibi bu tür dergileri “yanlış konumlandırılmış akademik iletişim merkezleri” (mislocated centers) olarak görmek, meseleye daha adil bir teorik zemin kazandırabilir (On the geopolitics of academic publishing: the mislocatedcenters of scholarly communication).
Merkez ülkelerden bakınca en iyi dergimiz veya en iyi pratiğimiz bile “yağmacı”. Bizim tüm sistemimiz de onları destekler nitelikte. Tüm sistemimiz İngilizce yazılmış ve ‘uluslararası’ dergide yayınlanmış makale en iyi makaledir diyor. İşte o yüzden ulusal dergilerimizin büyük kısmı ‘uluslararası’ ve ‘interdisipliner’. Hal böyle olunca kötü bir İngilizce ile, belki de tamamen yapay zekaya yazdırılmış makaleler neyi çözmeye çalıştığına bakılmaksızın en yüksek puanları alırken yerel ve önemli bir probleme odaklanan bir çalışma kimsenin dikkatini çekmiyor. Çünkü zaten artık hiçbir şey hiç kimsenin dikkatini çekmiyor. Çünkü artık hiç kimse hiçbir şey okumuyor. Sadece nefes almaksızın yazıyor ve yayınlıyor. Price’ın Little Science Big Science kitabında bahsettiği bilimsel kıyamet şuralarda bir yerlerde olmalı.
“… It is clear that we cannot go up another two orders of magnitude as we have climbed the last five. If we did, we should have two scientists for every man, woman, child, and dog in the population, and we should spend on them twice as much money as we had. Scientific doomsday is therefore less than a century distant…”
Price, D. J. (1963). Little science, big science. NewYork: Columbia University Press.
Konuyu dağıtmadan kavramların doğru adlandırılmasına geri döneyim. Uzunca süredir yağmacı kavramını kullanıyorsam başına ekliyorum bir “so-called”. Sıklıkla da aşağıdaki gibi bir açıklama yaparak şaibeli kavramını kullanmayı tercih ediyorum. 1001 projemin başlığı da “Jeopolitik dinamikleri dikkate alan sorumlu araştırma değerlendirme politikalarıyla şaibeli yayıncılık uygulamalarının engellenmesi”. Çünkü sonucu değil, akademiyi bu sonuca götüren süreci tartışmayı daha doğru buluyorum.
Başka kavramlar: Epistemik adaletsizlik, mobing ve diğerleri…
Daha önce epistemik adaletsizlik üzerine yazdığım blogda adını (doğru) koyamadığımız şey için savaşamadığımızı yazmıştım. Kitapta buna “düşmanın adını koyabilmek” denmiş. Şu bölümü gerçekten beğeniyorum:
“…hakim konumdakiler kendi deneyimlerini anlamlandırma esnasında bu deneyimlere uygun kavrayışları elde bulundurma eğilimi gösterirken, tahakküm altındakiler kendi toplumsal deneyimlerini belli belirsiz şekilde buluyorlar”
Fricker, M. (2007). Epistemic Injustice: Power and the Ethics of Knowing. Clarendon.
Tahakküm altındakiler toplumsal deneyimlerini adlandırmakta güçlük çekiyorlar. Adını koyamadıkları şey için de savaşamıyorlar veya savaşları anlamsız addediliyor. Saçın çekilmediği veya yüzüne tükürülmediği için performatif mobing eylemlerini mobingden saymamak gibi bir saçmalık örneğin. Kişiye yeteneklerinin altında/üstünde iş yükü yüklenmesi, sistematik görmezden gelme, bilinçli marjinalleştirme… Kavramların ne olduğunu bilmezsek ona karşı çözüm üretmeyi geçtim ortada bir yanlışlık olduğunu bile fark edemeyebiliriz. O yüzden ilk önce ne ile karşı karşıya olduğumuzun adının konması ve yüksek sesle söylenmesi gerekiyor.
Bunu son yıllarda herkesin birbirine veya kendine narsist, bipolar, adhd teşhisi koymasıyla karşılaştırmayın lütfen. Her hareket manipülasyon, her davranış gaslighting olmayabilir. Sizden gayrısının narsist olup olmadığından da şüpheliyim. Ancak profesyonel eylemlerin adını doğru koyarsak uğruna savaşmak daha anlamlı olacak gibi hissediyorum.
Yine yağmacıdan girip epistemik adaletsizlikten çıktığım bir yazı oldu. Buraya kadar geldiyseniz teşekkürler. Ben asıl işine döneyim.
* Bu blog yazısı nereden çıktı derseniz şuradan çıktı. Bir sosyolog, iki felsefeci ve üç bilgibilimci bizim çok ilgimizi çeken ama aynı zamanda araştırmacı olarak çok da etkileyen bi konuda bir araştırma yaptık. Paketlemesini yapıyorum şu an. Araştırma sonucunu bir sosyoloji dergisine göndermeye karar verdik ve aramızdan sosyolog olan araştırmacı içinde 2234 bilim sosyolojisi kavramı geçen efsanevi bir giriş yazdı. Kavramlarla ilgili okurken de ne çok bildiğimiz/deneyimlediğimiz ancak adını koyamadığımız şey olduğunu fark ettim yeniden. O da bir blog yazısı oldu sonunda. Teşekkürler Ivan :=)
