Sara Ahmed’in Feminist Killjoy kitabında şiddete karşı sessiz kalmak bir süre sonra şiddetin kendisi olur çıkarımına varan bölümü alıntıladığım bir blog yazmıştım geçen yıl (bkz. Akademik suistimalin 50 tonu). Sara Ahmed diyordu ki eleştirel olmak ancak başkasına bakarken kolay. Mesele yakına geldiğinde, bizim kurumumuzda veya tanıdığımız kişilerde ortaya çıktığında sessizlik çörekleniyor. Tam da bu noktada suskunluk failleri değil mağdurları cezalandırıyor.
Bugünlerde kadınlar yaşadıkları mobbing, taciz ve tecavüzleri ifşa ediyor. Bu yazının devamında alıntılayacağım kitaba göre bu bir kadın için atılabilecek en zor adımlardan biri. Çünkü ifşa etmek sessizliği bozmak demek. Ve sessizlik, toplumsal yapının neredeyse tamamı tarafından korunan/korunması gereken bir duruş. Sessizliği bozana karşı kamuoyunun büyük kısmı hep aynı refleksi gösteriyor çünkü: “Kanıt var mı?”, “o kişi öyle şey yapmaz”, “suçlayan kendini göstermeye çalışıyor”, “kimbilir bilmediğimiz neler var” “ama o da az değil…” Böylece sesini yükselten kadınlar yeniden susturuluyor, yalnızlaştırılıyor.
Bu durum yeni değil. Hepinizin duyduğu veya şahit olduğu olaylar vardır. Yok diyenin yalan söylediğini 39 yıllık yaşantımda gördüm. Herkes tüm hikayeleri biliyor. Ortak etkinliklerde, ortak masalarda herkes bunları konuşuyor çünkü. Çünkü televole anlıyor musun? Bir ünlünün tanga bikinisinin hemen ardından birinin kadın çalışanlarına yaptığı mobingi konuşuyorlar. Ardından o kişiyi çalışanı mutlu etmenin 445 yolu başlıklı etkinliğe davet etmeye karar veriyorlar. Masada herhangi bir oyunbozan (killjoy) yoksa bu televolecilik sabahlara kadar sürüyor.
İster yasal yollarla hakkını arasın, ister ifşa yoluna gitsin, yaşadıklarını dile getirdiği için dışlanan, mesleğini bırakan, ruhsal hastalıklarla etiketlenen, adları bir daha asla duyulmayan onlarca kadın var. Failler ise böyle sorunlar yaşamıyor. Tam tersine, güçlenerek ayakta kalıyor. “Bu benim yükselişimi çekemeyenlerin yaptığı bir itibar suikastıdır” diyebiliyorlar. O kişiyle biraz vakit geçirmiş kimse buna inanmıyor ama yine de alkışlıyor. Çünkü “itibar” sadece erkeklerde ve onların etrafını sarmalayan makbul kadınlarda olan, asla kaybedilmeyecek bir şeymiş gibi kabul ediliyor. Fail bizden olunca veya hedef o “biz”in içine sızmak olunca ses çıkarmak çıkarlarla çelişiyor.
“Silencing rape, silencing women”
İçinde sosyoloji doktorası uhdesi olan bir insan olarak bu konularda okumayı çok seviyorum. Tanık olduğumuz veya yaşadığımız her şeyin bir adının olması, bunun kişisel değil genel olması açıkçası bir nebze rahatlatıcı. Bir dayanışma yaratma potansiyeli var. Farkındalık yaratmak da cabası. O yüzden bu kısımda cinsel şiddet el kitabında geçen ve bu yukarıda yazdıklarımı daha akademik bir dille formüle eden bir kısımdan bahsedeceğim. Bölümün künyesi aşağıda:
Jordan, J. (2011). Silencing rape, silencing women. Handbook on Sexual Violence içinde (pp. 253-286). Routledge.
Kitapta diyor ki ifşa, bir kadın için atılabilecek en zor adımlardan biri. Çünkü sessizliği bozmak, toplumun büyük kısmıyla çatışmak anlamına geliyor.
Kitap bunun yeni olmadığını da hatırlatıyor ve diyor ki yüzyıllar boyunca kadınların sesi bilinçli olarak susturuldu. Ortaçağ’da “cadı” diye yaftalanıp yakılan kadınlar bunlar. “Scold’s bridle” denilen işkence aygıtlarıyla konuşmaları engellenen kadınlar. Masallarda bile en “tehlikeli” ve “kötü” olan konuşan kadın. küçük denizkızının Disney versiyonunda bir kadının sevgiye ulaşmasının bedeli sesinden vazgeçmesinden geçiyor. Yani iyi kadın sessiz kadın. Sesini kullanan ise yalan söyleyen, cezalandırılması gereken bir “cadı.”
Kitapta sessizliği sürdüren altı mekanizmadan uzun uzun bahsediyor. Kısaca özetlemek gerekirse:
- Kadının kendisi: Utanç, suçluluk, damgalanma korkusu… Kadın kendi kendini susturuyor.
- Polis: Şikâyetlere şüpheyle yaklaşarak, küçümseyerek yapıyor bunu. Unbelieveable dizisini izlediniz mi bilmem. İzlediyseniz polisin ifade aldığı sahneler burada anlatılmaya çalışılan şey.
- Mahkemeler: Mağdurun karakterini sorgulayan, travmayı derinleştiren süreçlerle hayata geçiyor.
- Aile ve yakın çevre: “Adını kirletme” diyerek geri çekilmeni bekliyor.
- Akademi: Deneyimleri sayılara, istatistiklere indirgeyip kişisel hakikati görmezden gelerek susturuyor.
- Medya: Tecavüz mitlerini yeniden üreterek, mağduru suçlayarak, faili parlatmaya devam ederek yapıyor.
Daraldınız mı? Durun ayol yeni başladık.
Kadınlar onlarca yıldır bu sessizliği kırmaya; konuşmaya, yazmaya, şikâyet etmeye çalışıyor. Ancak şimdi başka bir sessizlik talebi var: “Artık eşitsiniz, daha ne istiyorsunuz feminaziler” diyorlar. Bu sefer de kadınların konuşma hakkını “artık susabilirsiniz, hak ettiğinizden fazlasını aldınız” diyerek bastırmaya çalışıyorlar.
Kitapta diyor ki tecavüz kadının sadece bedenini değil, sesini de işgal eder. Failin eylemi mağduru susturur. Sonra toplum, kurumlar, medya bu susturmayı devam ettirir. Kadın iki kez cezalandırılır: Hem yaşadığı şiddetle hem de ardından gelen sessizlikle. Fail ise güçlenerek ayakta kalır.
Ne yapmalı?
Burada kolay bir cevap yok. Bende yok en azından. Her kadının kendi güvenliği, koşulları, tercihleri var. Söylenmesini istedikleri ve istemedikleri var. Başkası adına ifşa bana doğru gelmiyor. Çünkü yukarıda da ilk madde kadının kendisi. Kendini güvende hissetmeyen bir kadına “güçlü ol, hakkını savun, ifşa et” bilmişliği yapmak bana göre değil. Benim anladığım anlamda dayanışma da böyle bir şey değil zaten.
Benim seçtiğim yol şu oldu: Hikâyelerini duyduklarımla iş yapmamayı tercih ediyorum. Onların olduğu etkinliklerde bulunmak istemediğimi açıkça söylüyorum. Neden etkinliklerde bulunmamaları gerektiğini anlatıyorum. Televole masalarından kalkıyorum. Kalkmadan önce elbette biraz can sıkıyorum. Zaten bir süre sonra o masalarda bana sandalye olmuyor. Kendi masamı açıyorum ve o masada televole konuşulmuyor.
Sessiz kalmıyorum ama her zaman da yüksek sesle konuşmak zorunda olmadığımı biliyorum. Sessizliğin failin lehine işlediği yerde, kendi küçük killjoy stratejilerimi geliştiriyorum. Siz de geliştirin. Onların cansiperane korunan çemberleri varsa bizim de sivri tırnaklarımız var :=)