"Enter"a basıp içeriğe geçin

Akademik oyunun kuralları ve değerlendirici sermaye üzerine

Dün bir atıf uyarısı aldım. Geçen yıl doktora adaylarıyla birlikte kaleme aldığımız, yukarı çıkanın merdiveni attığı metaforuna dayanan ve değerlendiricilerin mevcut kriterleri sağlamadığını gösterdiğimiz makale bir preprintten atıf almış. Bu tür bildirimler belki çoğumuz için sıradan olabilir ama benim için genellikle daha fazlasını ifade ediyor. Çünkü çalışma alanım içerik tabanlı atıf analizi. Bu yüzden bana atıf yapan çalışmalara özellikle bakmaya; nasıl atıf yapılmış, hangi bağlamda kullanılmış, gerçekten neye referans verilmiş gibi kimi sorularıma cevap aramaya çalışıyorum. Bu sayede güncel tartışmaları takip etmiş, çalışmalarımın anlaşıldığından da emin olmuş oluyorum.

Bu kez de aynısını yaptım. Atıf yapan metni açtım ve henüz yayımlanmamış bir preprint ile karşılaştım: Evaluative Capital: A Micro-Stratification Approach to Academic Metrics. Okumaya başladığımda, yalnızca kendi çalışmamın nasıl kullanıldığını değil, akademide metriklerle kurduğumuz ilişkinin ne kadar derin, karmaşık ve eşitsizlik üreten bir yapıya dönüştüğünü yeniden düşünmeye başladım.

Metrikler ölçmüyor, yapı kuruyor

Bu makalenin temel iddiası oldukça güçlü. Atıf sayıları, h-indeksi ya da dergi etki faktörü gibi göstergeler yalnızca akademik performansı ölçen araçlar değil. Bunlar akademide biriktirilen, dolaşıma giren, dönüştürülebilen ve zamanla değeri değişen birer “değerlendirici sermaye” türü.

Bu bakış açısı, bizi çok yaygın bir yanılsamadan uzaklaştırıyor. Metrikleri çoğu zaman olanı tarafsızca gösteren sayılar gibi düşünüyoruz. Oysa bu makale açık biçimde şunu söylüyor: Metrikler yalnızca akademik dünyayı yansıtmaz, onu şekillendirir. Kariyerleri, konuşma hakkını, görünürlüğü ve prestiji belirler. Resmi ve gayriresmi değerlendirme ritüellerinde doğrudan kullanılır.

Bu yönüyle değerlendirici sermaye, paraya benzer biçimde karşılaştırılabilirlik ve değişim sağlar. Ancak değeri sabit değildir. Ülkeye, disipline, kuruma ve değerlendirme rejimine göre değişir. Aynı metrik, bir bağlamda kapıları açarken başka bir bağlamda neredeyse hiçbir şey ifade etmeyebilir.

Makalenin ikinci önemli katkısı, metriklerin etkisini yalnızca makro düzey politikalarla açıklamanın yetersiz olduğunu göstermesi. Yazar, Randall Collins’in mikro-etkileşimci yaklaşımından hareketle mikro-katmanlaşma kavramını geliştiriyor. Buna göre metriklerin asıl gücü, büyük politika belgelerinde değil, gündelik akademik etkileşimlerde ortaya çıkıyor. Atıf sayıları akademik toplantılarda, hakem raporlarında, işe alım ve yükseltme süreçlerinde sessiz ama güçlü bir statü işareti olarak çalışıyor.

Değerlendirici sermaye yalnızca ölçülmüyor. Etkileşimler içinde yorumlanıyor, anlamlandırılıyor ve bağlama göre yeniden değerleniyor. Kim konuşurken daha dikkatle dinleniyor, kimin eleştirisi “kişisel” sayılıyor, kimin sözü “otorite” kabul ediliyor? Bunların hiçbiri yalnızca içerikle ilgili değil.

Herkes aynı oyunu oynamıyor

Makalenin diğer güçlü katkılarından biri akademisyenlerin metriklerle kurduğu ilişkiyi tek tip varsaymaması. Akademik alanı, farklı konumlarda duran ve metrikleri farklı biçimlerde kullanan gruplar üzerinden okuyor.

Örneğin akademik elit için metrikler genellikle bir hedef değil. Zaten prestijli kurumlarda, editoryal yapılarda ve merkezi akademik ağlarda yer alıyorlar. Atıf sayıları onların statüsünü kurmuyor, mevcut statülerinin doğal bir yan ürünü olarak birikiyor.

Yükselmek isteyen genç araştırmacılar için ise metrikler hayati önemde. Özellikle merkez ülkelerin dışında çalışanlar için atıf ve indeksler yalnızca görünürlük değil, meşruiyet sağlıyor. Akademik oyuna dahil olabilmenin ana koşulu haline geliyor.

Akademik girişimciler küresel elitin parçası olmayı hedeflemeden, metrikleri daha çok ulusal ya da kurumsal bağlamlarda araçsallaştıran bir grup. Orta düzey dergiler, yerel ağlar ve belirli atıf çevreleri üzerinden konumlarını güçlendiriyorlar.

Bürokratik kullanıcılar için metrikler yalnızca idari eşikleri geçmek için var. Ne bir prestij kaynağı, ne de akademik kimliğin merkezinde konumlanıyor.

Ve son olarak, metrik rejiminden önce prestij kazanmış eski kuşak akademisyenler (makale onlara old boys diyor) var. Bu grubun statüsü atıf sayılarıyla değil, tarihsel konumlar, ulusal tanınırlık ve merkez kurumlarla kurulan bağlar üzerinden kurulmuş durumda. Bu nedenle metriklere mesafeli durabilirler. Hatta bu rejimi gayrimeşru ilan edebilirler.

Herkesin ortak yanı: Oyunun kurallarını sabitleme arzusu

Akademide oyunun kurallarını kendi lehine sabitleme çabası belirli bir gruba ya da kuşağa özgü değil. Bu akademik alanın neredeyse herkes için ortak bir eğilimi. Çünkü hemen herkes kendi akademik yolculuğunu biricik, zor ve hak edilmiş olarak görüyor.

Kimse bulunduğu yere kolayca gelmedi elbette. Ancak tam da bu nedenle güçlü bir refleks ortaya çıkıyor: Ben bu koşullardan geçtim, bu bedelleri ödedim, dolayısıyla oyunun kuralları da buna göre olmalı. Bu noktada değerlendirme ölçütleri, evrensel ve müzakereye açık ilkeler olmaktan çıkıp, kişisel deneyimlerin genelleştirilmiş ölçütlerine dönüşüyor.

Metriklerle yükselenler metrikleri vazgeçilmez görüyor. Sembolik sermayeyle ilerleyenler sahip oldukları sembollerini ve geleneği öne çıkarıyor. Yerel ağlarla konumlananlar bağlamı bilmenin önemini vurguluyor. Bürokratik eşiklerle ilerleyenler asgari koşulları yeterli sayıyor. Yani kısaca herkes, kendi deneyimini merkeze alarak değerlendirme rejimini yeniden tanımlamak istiyor. Çünkü bu yalnızca geçmişi meşrulaştırmanın değil, gelecekteki konumu güvenceye almanın da bir yolu.

E peki ne oluyor? Başkalarının tercihlerini denetleme hakkını kendinde görüyor. Farklı stratejileri kolaycılık ya da yetersizlik olarak etiketliyor. Eleştiriyi yukarıdan aşağıya, öğretici ama bastırıcı bir tonda yapıyor. Yani alanını belirliyor ve kendini de o alanın merkezinde konumlandırıyor.

Gruplar, hizalanmalar ve kapı kapatma

Bu süreçler bireysel kalmıyor. Benzer konumdaki akademisyenler zamanla ortak söylemler geliştiriyor, birlikte duruyor ve bu pozisyonu kolektif olarak savunuyor. Akademide tarafsız kalmak bu yüzden giderek zorlaşıyor. Bu nedenle eşik bekçiliği (gate keeping) çoğu zaman tekil aktörlerin değil, grupların kolektif refleksi olarak işliyor.

Tüm bu süreçlerin vardığı yer de epistemik adaletsizlik. Yüksek metriklere ya da “doğru” sembolik sermayeye sahip olanların daha kolay ciddiye alınması, diğerlerinin daha konuşmadan elenmesi, bilginin içeriğinden bağımsız bir hiyerarşi yaratıyor. Artık tartışılan şey ne söylendiği değil, kimin söylediği oluyor. Bu da akademik bilginin kendisini zedeleyen bir yapı.

Doktora tezimin çıkış noktası “tüm atıflar eşit değildir” idi. Buradan da görüyoruz ki gerçekten değil. Bazen bir atıf akademide neyi normalleştirdiğimizi yeniden düşünmek için bir davet gibi. Davetini gördüm sevgili yazar. İştirakimi beğenmişsindir umarım :=)

Yeni yazılarda görüşmek dileğiyle,

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir