"Enter"a basıp içeriğe geçin

Aralık envanterleri: Sayılar, sayılar, sayılar

Aralık ayında akademimizin nabzını ölçmek için karmaşık bir cihaza gerek yok. Twitter (bence hala Twitter) hesabınızı açmanız yeterli. Görüyorum ki Linkedin de öyle. Her yerde sayı var. Bu yıl 18738 atıfa ulaştığını ilan edenlerle h-indeksinin 232 olduğunu söyleyenler kadeh tokuşturuyor. “2423 makale”, “2739 bildiri”, “37832 kitap bölümü”… Her şeyin bir sayısı var.

Şaka bir tarafa Aralık gerçekten en önemli ayımız. Sanki görünmeyen bir düğmeye basılmış gibi birbiri ardına çıkan kitaplar, kısa süre içinde hakem sürecinden geçip yayımlanmış metinler, hedef kitlesi Türkiye’de yaşayanlar olan/bağlamı Türkiye olan ama kapağında uluslararası yazdığı için daha havalı göründüğü düşünülen ve yerel/bölgesel dergilerde yayınlanmış İngilizce yayınlar dolaşıma giriyor. İlk yazar olmak, katkı düzeyleri, makalelerin dili, yayınlandıkları dergiler, güç ilişkileri, güç dengeleri ve dengesizlikleri. Hepsinin bir sayısal karşılığı ve ajandalarda bir yeri var.

Bunun elbette bir nedeni var. Yıl sonları akademik teşvik başvurularının ve kadro süreçlerinin zirveye çıktığı dönem. Bir yandan da giderek piyasalaşan bir akademik düzende görünür kalmak gerekiyor. Ancak görünürlüğün yolu çoğu zaman yaptığımız işin düşünsel katkısını anlatmaktan değil, üretimi sayılabilir hale getirmekten geçiyor. Sayının sistemde her zaman bir karşılığı var. Kendi alanınızda yaptığınız önemli bir katkının, bambaşka bir alanda çalışan birinin zihninde yer edebilmesi için bile çoğu zaman sayılarla ifade edilmesi yeterli. Hiçbir şey anlatmanıza gerek yok. Zaten önemli olan da içeriği değil, niceliği güvence altına alan bu dilin içinde yer kapabilmek gibi görünüyor.

Tam da bu yüzden, araştırmaların neden önemli olduğunu, neyi değiştirdiğini, hangi soruya cevap verdiğini herkesin anlayabileceği bir dilde anlatmanın kıymeti çoğu zaman görünmez kalıyor. Oysa bilim iletişimi, karmaşık süreçleri sadeleştirerek kamusal tartışmayı güçlendiren, bilginin sadece uzmanlar arasında dolaşmasından çok topluma ulaşmasına da katkı sağlayan bir alan. İnsanların kafa karışıklığını azaltıyor, politikalara, kurumlara, öğrencilere düşünme zemini sunuyor. Fakat içinde bulunduğumuz sistem, bu tür katkıları talep etmiyor. Çünkü tabloya yazılacak bir karşılığı yok. Puanlanmıyor, sıralanmıyor, ölçülmüyor. Dolayısıyla değeri çoğu zaman metnin içinde, toplumsal etkisinde kalıyor ama sistemin radarına girmiyor.

Sanıyorum bütün bunların yarattığı ortak bir duygu var: sürekli hızlanma, yetişme, geride kalmama ve görünür kalma baskısı. Bir yarış hali. En birinci gelebilmek için nefes nefese bir koşturmaca. Utrecth sıralama sistemlerinden çıkarken söyleyince çok havalı oluyor, ben söyleyince muhtemelen aynı etkiyi yapmaz ama bir “sıçan yarışı”.

Ve bu yarışın tam ortasında durduğunuzda ister istemez şu soru beliriyor: Bu yarışın parçası olmak istiyor muyuz, yoksa yalnızca mecbur bırakıldığımız için mi koşuyoruz? Yıllardır inatla bu sıçan yarışının bir parçası olmamak için koşmayı reddeden birinin yanında duruyorum ve bu tutumun aslında ne kadar saygın ve kıymetli bir duruş olduğunu yakından gözlemliyorum.

Belki de tam bu noktada bireysel tercihlerden söz etmek gerekiyor. Akademide var olma biçimlerimiz giderek daha fazla aynı kalıba sokuluyor. Ne kadar benzer görünürsek o kadar kabul görüyoruz. Oysa akademi düşünce çeşitliliği ile anlamlı. Farklı üretim biçimlerinin, farklı hızların, farklı katkı modellerinin bir arada var olabilmesi ile güçlü. Herkesi aynı yarış pistine dizen ve yalnızca aynı türden performansı ödüllendiren bir düzen, ister istemez başka türden katkıları sistematik olarak geri plana itiyor. Her türlü bilimsel ve toplumsal katkıyı öncelemesi beklenen sistem, bir anda bir tür kapalı devreye dönüşüyor. Bu durumda mesele yalnızca “kim daha iyi?” tartışması olmaktan çıkmıyor. Akademinin ne tür bir rekabeti meşru gördüğü ve kimi hangi yöntemlerle dışarıda bıraktığı daha temel bir soruya dönüşüyor.

Bu kültürü besleyen şeylerden biri de dikey hiyerarşi. “En önce yapan”, “en çok yapan”, “en yüksek puanı alan”, “ilk oturan” olmanın başlı başına bir değer olarak kodlandığı bir düzen. Üstelik bu sadece dışarıdan dayatılan bir yapı değil, hep birlikte yeniden ürettiğimiz bir zihniyet. Akademiyi daha yatay bir yapıya dönüştürmek yerine, çoğu zaman dikey hiyerarşinin içinde daha yukarıda bir yer kapmaya çalışıyoruz. En birinç olmak, en erken konuşan olmak, en çok bilen olmak, en çok söz hakkına sahip olmak. MFÖ’nün o meşhur şarkısının ironisi burada canlı bir gerçekliğe dönüşüyor aslında: “Peki peki anladık, sen neymişsin be abi.” Bu dil, bir yandan güldürüyor belki ama öte yandan akademik iklimin nasıl bir “sürekli en olma yarışı” üzerinde kurulduğunu da çok iyi özetliyor.

Bu tablo yalnızca bireysel davranışlarla açıklanabilecek bir durum değil. Asıl mesele, bu tercihleri şekillendiren kurumsal ve politik yapıların mantığında yatıyor. Başarının nasıl tanımlandığı, hangi çıktının daha değerli sayıldığı ve hangi üretim biçimlerinin görünür kılındığı, aslında akademinin hangi yönde evrildiğini de gösteriyor. Eğer başarı yalnızca ölçülebilir olanla tanımlanıyorsa, doğal olarak ölçülemeyen ya da kolay puanlanamayan alanların değeri giderek azalıyor. Üstelik bu yalnızca hızlı koşanların değil, her aşama geçişinde doğru yerlerde konumlanmayı bilenlerin, doğru hatlara eklemlenenlerin ve böylece “en birinci” olmayı garanti edenlerin avantajlı olduğu bir düzen yaratıyor. Sonuçta herkes, yalnızca ölçülebilir olanda kalabilmek için koşmaya ve çoğu zaman da sistemle oyun oynamaya devam ediyor. Sistemle oyunu en iyi oynayan daha hızlı kazanıyor, elması daha çabuk kızarıyor.

Bunun yan etkileri ise giderek daha görünür hale geliyor. Uzun soluklu düşünme süreçleri yerini hızla sonuç üretmeye bırakıyor. Tartışma kültürü yerini puanlanabilir çıktılara bırakıyor. Uzmanlaşma yok oluyor. Akademik bilgi, toplumsal ihtiyaçlara yanıt vermesi beklenen kamusal bir değer olmaktan uzaklaşıp çoğu zaman bireysel kariyer stratejisinin aracı gibi algılanıyor. Böyle bir ortamda düşünsel derinliğin ve eleştirel aklın gerektirdiği yavaşlık çoğu zaman “verimsizlik” olarak kodlanıyor.

Bu kültür yalnızca bireysel tercihleri değil, kurumların yönelimlerini de belirliyor. Üniversitelerin rekabet ettiği, ülkelerin sıralamalar üzerinden anlam kazandığı ve değerlendirme sistemlerinin büyük ölçüde sayısal göstergelere yaslandığı bir düzende, nitelik üzerine düşünmenin alanı giderek daralıyor. “Ne öğrendik, neyi değiştirdik?” soruları geri çekilirken, “Kaç yayın?” ve “Kaç atıf?” soruları öne çıkıyor. Böylece akademinin toplumsal meşruiyeti de sayıların büyüklüğüne indirgeniyor ve bu süreçte esas değerin izleri silikleşiyor.

Oysa üniversitelerin tarihsel rolü yalnızca daha çok üretmek değil. Aynı zamanda eleştirel düşüncenin alanını korumak, bilgiye farklı açılardan yaklaşabilmenin mümkün olduğu bir entelektüel iklim yaratmak. Akademinin değerini güçlendiren şey, herkesin aynı yönde ve aynı hızla koşması değil. Tam tersine, farklı hızların, farklı yöntemlerin ve farklı katkı biçimlerinin bir arada var olabilmesi. Son dönemde kendimi sık sık Pluribus evreninde gibi hissediyorum. Ortak bir bilincin içine yerleşmiş, aynı reflekslerle hareket eden, aynı şeyleri doğru ve değerli saymaya koşullanmış bir topluluk gibiyiz. Yeni üretim var elbette ama gerçek anlamda “yeni” olanın payı giderek azalıyor. O halde soru şu: Eğer hepimiz aynılaşacaksak, gelişme dediğimiz şey nereden beslenecek?

Bu nedenle tartışmayı yalnızca bireylerin yeterince hızlı koşup koşmadığı üzerinden değil, sistemin nasıl bir koşuyu teşvik ettiğini düşünerek sürdürmek gerekiyor. Ne tür bir akademik kültür inşa ettiğimiz yalnız bugünü değil geleceğin üniversitesini de belirleyecek (tabi öyle bir şey kalacaksa). Eğer akademiyi yalnızca sayılarla tanımlarsak, zamanla düşüncenin yerini göstergelerin aldığı, toplumsal yararın ikinci plana itildiği bir ortam üretmiş oluruz. Ama eğer tartışmayı yeniden açabilirsek, başka tür bir akademik varoluşun mümkün olabileceğini de hatırlayabiliriz. Ve belki de yıl sonu listeleri hazırlanırken asıl eksik kalan başlığın tam da bu olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Tam da bu nedenle bu yıl, kendi küçük evrenimde bazı şeyleri yeniden tanımlamaya karar verdim. Sayılarla aram kötü olduğu için değil. Aksine, o dilin içinde de uzun zamandır çok güçlü bir yerim var. Ancak artık meselenin yalnızca ne kadar ürettiğimiz değil, nerede ve nasıl durduğumuz olduğunu daha açık görüyorum. Ben kendi payıma, bu hız yarışında sürekli yer kapmaya çalışmak yerine daha sakin ama daha tutarlı bir yerde durmayı; sistemin çarklarını döndüren görünmez taşeronlardan biri olmamayı ve hiçbir yere zorunlu aidiyet borcu hissetmemeyi seçiyorum. Daha önce yazdığım bir yazının sonunda söylediğim gibi, bazen elini taşın altına koymak, bazen de en gerekli anda o eli taşın altından çekmek gerekir. Bu bilinçli bir konumlanma.

Ellerimizin ve tırnaklarımızın kıymetini daha iyi bildiğimiz güzel bir yıl dilerim.

Tek Yorum

  1. cüneyt cesur
    cüneyt cesur 5 Ocak 2026

    tebrikler hanımefendi. umarım yazdıklarınız üzerinde düşünen insanlar çıkar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir