Son yıllarda akademik hareketlilik tartışmalarında sıkça duyduğumuz bir cümle var:
“Artık beyin göçü yok, beyin dolaşımı var.”
Bu cümle kulağa rahatlatıcı geliyor. Kimse kaybetmiyor, herkes kazanıyor. Bilgi ülkeler arasında serbestçe dolaşıyor. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelerin sunduğu tüm imkânlardan yararlanıyor. Araştırmacılar deneyim kazanıp memleketlerine dönüyor ve oraları kalkındırıyor. Küresel Kuzey bu anlatıda neredeyse doğal bir öğretici güç gibi konumlanıyor. Küresel Güney’i sürekli besleyen, geliştiren, ileri taşıyan bir merkez. Göç artık bir sorun değil de, yersen başlı başına bir fırsat.
Peki gerçekten öyle mi?
Şu an dünya kadar işim var ama blogumu açtım ve bir preprint ile ilgili blog yazıyorum. Neden? Çünkü bu preprintte on altı yıllık küresel veriyi kullanarak göç bilgisini analiz etmişler. Sonra da bu iyimser anlatının özellikle Türkiye gibi ülkeler için fazlasıyla eksik olduğunu göstermişler. Daha da önemlisi, bu eksikliğin yapısal olduğunu bulmuşlar. İşte makalenin künyesi:
Herman A, Andersen JP & Nielsen MW. (2024). Brain drain outweighs brain circulation between the Global North and South. doi: 10.31219/osf.io/a7fcm
Herman, Andersen ve Nielsen’in çalışması, son yıllarda akademik hareketliliği açıklamak için yaygın biçimde kullanılan “beyin dolaşımı” anlatısını ampirik olarak test etmeyi amaçlıyor. Yazarlar, uluslararası araştırmacı hareketliliğinin gerçekten karşılıklı ve dengeli bir dolaşım mı yarattığını, yoksa özellikle Küresel Güney ülkeleri açısından hâlâ baskın biçimde bir beyin göçü mü söz konusu olduğunu sorguluyor. Bu amaçla Web of Science verilerine dayanan çok büyük ölçekli bir bibliyometrik veri seti kullanılıyor ve 2008-2015 arasında akademik kariyerine başlamış yaklaşık 12 milyon araştırmacının ilk yedi yıllık hareketlilikleri izleniyor. Çalışma, kalıcı göç, geri dönüş, ziyaretçi hareketliliği ve çoklu aidiyetler arasında ayrım yaparak, beyin göçü ile beyin dolaşımı süreçlerini birbirinden ayırmaya çalışıyor.
Makalenin temel bulgusu, akademik hareketlilik artsa da bu artışın simetrik olmadığı yönünde. Küresel Kuzey ülkeleri, özellikle en yüksek performans dilimindeki araştırmacılar açısından belirgin ve artan bir net kazanç elde ederken, Küresel Güney ülkeleri net kayıp yaşıyor. Bu kayıp en çarpıcı biçimde en üst yüzde birlik atıf grubunda yoğunlaşıyor; yani hareketlilik ortalama araştırmacılardan ziyade en görünür ve en etkili bilim insanlarını kapsıyor. Ziyaretçi pozisyonlar ve sınırlı geri dönüşler mevcut olsa da, bunların hacmi kalıcı göçün yarattığı kaybı telafi etmeye yetmiyor. Bu nedenle yazarlar, beyin dolaşımı anlatısının Küresel Güney açısından dengeleyici bir mekanizma sunduğu varsayımının verilerle desteklenmediğini savunuyor. O sırada en etkili beyinlerini kaybetmiş ülkeler “alla alla bizim üniversitelerimiz neden hiç ilk 100’e giremiyor, çünkü biz çok kötüyüz ondan” diye anlatılar üretiyor.
Çalışma ayrıca Küresel Güney’in kendi içinde de hiyerarşik bir yapı bulunduğunu gösteriyor. Japonya, Güney Kore ve Singapur gibi bazı ülkeler, Küresel Kuzey’e araştırmacı göndermelerine rağmen Güney içinden yetenek çekerek bu kaybı kısmen telafi edebilirken, Türkiye, Brezilya, Hindistan ve İran gibi ülkeler hem Küresel Kuzey’e güçlü biçimde araştırmacı kaybediyor hem de Güney içi dolaşımdan sınırlı fayda sağlıyor. Yazarlar, kullanılan yöntemin bazı geri dönüş biçimlerini kaçırabileceğini kabul etmekle birlikte, yaptıkları duyarlılık analizlerinin gerçek beyin göçü etkisinin rapor edilenden daha zayıf değil, muhtemelen daha güçlü olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Sonuç olarak makale iyimser beyin dolaşımı söylemine temkinli yaklaşılması ve küresel akademik hareketliliğin güç ilişkileri bağlamında yeniden düşünülmesi gerektiğini vurguluyor.
Peki “nasıl olsa geri dönerler” varsayımı neden işlemiyor?
Beyin dolaşımı anlatısının en temel varsayımı şu: Araştırmacılar yurt dışına gider, deneyim kazanır, ağ kurar ve bir noktada geri döner ya da ülkesine katkı sağlar. Gerçekte olan ise daha karmaşık.
Veriler, geri dönüşlerin sınırlı olduğunu ve geri dönenlerin çoğu zaman en üst performans grubundan gelmediğini gösteriyor. En görünür, en rekabetçi araştırmacılar için geri dönüş giderek cazip bir seçenek olmaktan çıkıyor. Bu durum bireysel tercihlerle açıklanabilecek bir meseleden çok ülkeler ve kurumlar arasındaki yapısal cazibe farklarıyla ilgili.
Ücret düzeyi, araştırma altyapısı, akademik özgürlük, dönüldüğünde karşılaşılması yüksek ihtimalli bezdiri politikaları, yükselme ve kadro güvencesi, uluslararası işbirliği olanakları ve akademik değerlendirme pratikleri bu farkları birlikte üretiyor. Geri dönmeme kararı çoğu zaman tek bir nedene değil, bu unsurların bir arada oluşturduğu toplam koşullara dayanıyor.
Rahatlatıcı anlatılardan çıkmak
“Beyin dolaşımı” söylemi cazip çünkü kimseyi rahatsız etmiyor. Yapısal eşitsizlikleri görünmez kılıyor, kaybı nötr bir harekete indiriyor. Oysa her dolaşım eşit değil. Her gidiş geri dönüş vaadi taşımıyor. Türkiye için sorun insanların gitmesi değil. Sorun, en iyilerin gitmesi ve geri gelmemesi.
Hala içeride olana hakkını vermek…
Türkiye’de hâlâ rahatsız edici koşullara rağmen işini iyi yapmaya çalışan, araştırmayı ve eğitimi merkeze almaya direnen çok sayıda insan var. Ancak etrafımda pes etmeyenlerin sayısının giderek azaldığını da inkâr etmek zor. Çünkü araştırmacıların gardlarını sürekli güçlü tutmalarını gerektiren çok sayıda etken var ve araştırma birinci öncelik olmaktan çıktığında, işi gerektiği gibi yapabilmek giderek güçleşiyor. Bu durum yalnızca bireyleri yormuyor; kurumların niteliğini de aşındırıyor. Meydanı kumda oynayanlara bırakmak istemeseler bile, birçok insan sonunda vazgeçmeyi seçiyor. Ve gidiyor. Bugün bu gidişi yargılayabilecek bir konumda olduğumuzu da sanmıyorum.
Bu nedenle sorun yalnızca gidenleri geri döndürmeye yönelik, büyük bütçeli ve vitrinlik araştırma programları çerçevesine sığdırılabilecek bir sorun değil. Asıl ihtiyaç, hâlihazırda burada kalanları kaybetmemek için politika temelli, gündelik akademik hayatı doğrudan etkileyen bir iyileşme. Çünkü yüksek fonlu programlarla gelenlerin önemli bir kısmı, bu programların sunduğu imkânlardan yararlandıktan sonra yeniden Küresel Kuzey’e dönüyor. Geriye ise çoğu zaman değişmeyen yapılar ve içeride yükü sırtlanan, yıpranan insanlar kalıyor. Sonra onlar da gidiyor.
Harikulade bir iş çıkarmışlar. Veri seti ve analizi de taktir edilesi. Ancak, Japonya ve Güney Kore’yi küresel kuzeye dâhil etmemeleri ilginç. Zira analizlerde de “güneyin kuzeylisi” (hub= konumuna gelmis bu ülkeler.
O ayrım zaten o kadar muallak ki tüm çalışmalar biz kafamıza göre böyle ayırdık diyor :=) Sanıyorum ben center-semiperiphery ve periphery ayrımını daha çok tercih ediyorum o yüzden.
Harikulade bir iş çıkarmışlar. Veri seti ve analizi de taktir edilesi. Ancak, Japonya ve Güney Kore’yi küresel kuzeye dâhil etmemeleri ilginç. Zira analizlerde de “güneyin kuzeylisi” (hub) konumuna gelmis bu ülkeler.