Benim sesimden dinlemek isterseniz buradan: https://www.youtube.com/watch?v=Ino0E3XgWAU
Saat 21.30. Eşimle her gün bir dizi bölümü izleme alışkanlığımızdan sebep Yellowstone’un bir bölümünü izledik. Yine atlara duyduğumuz hayranlığı katladık. Bazı canlılar bu dünya için çok güzel. Varlıkları dünyanın güzel olduğunun kanıtı gibi. Kıssadan hisse at seviyoruz ve sadece şu atlar için bile bu diziyi sonuna kadar izleyebiliriz (inanın at konusu bir yere bağlanacak son paragrafta).
Neyse bölüm bitti. Instagram’da story kaydırdım biraz. Tolga Yıldız Hocanın story’lerinde son yazısından bir alıntı vardı. Alıntı “Whiplash” diye başlıyordu. Gözüm döndü ve yazıyı açtım.
2023’te Whiplash’i izlediğim gün düşünceler parmaklarımın ucundan nasıl aktıysa, saat 22.15 itibariyle şu anda da aynı şey oluyor. Aradan geçen zamanda çok şey değişti. Ben değiştim. Asla öyle olmayacağım dediğim karakterin tersi olmanın da ne kadar yorucu olduğunu öğrendiğim bir süreçten geçerken bu yazıyı okumak beklemediğim kadar iyi geldi. Bu iki, hatta üç yazı arasındaki paralellikler beni yeniden yazmaya zorladı. Önce meraklıları için o yazıların linkleri:
- Tolga Yıldız, Sahne Sanatları Eğitiminde Sınırlar, Yanılsamalar ve Kurumsal Dönüşüm İhtiyacı, 22 Şubat 2026
- Tolga Yıldız, Whiplash’in iki yüzü, 19 Şubat 2015
- Zehra Taşkın, Whiplash: Rehber olmak, insan onuru ve kutsanan beğenmezlik üzerine… 11 Aralık 2023
Bu üç yazıyı art arda okuyunca fark ettiğim şey aynı film üzerine yazılmış olmalarının yanında aynı yapının farklı zamanlarda, farklı kelimelerle, ama neredeyse aynı yerinden yakalanmış olmasıydı.
Ben 2023’te Whiplash üzerine yazarken Fletcher’ın beş beğenmezliğini yazmıştım. Çünkü filmde beni en çok sarsan şey eleme pratiğinin bir pedagojik yöntem gibi sunulmasıydı. Bir öğrenciyi geliştirmenin temele alınmadığı, onları yalnızca sınamak için kurulmuş bir düzen vardı. Andrew’un kendini tehlikede hissetmesi için başka bir öğrencinin kariyerinin göz kırpmadan harcanabildiği bir düzen. İnsanların potansiyelleri yerine dayanıklılıklarıyla ölçüldüğü bir düzen. Orada işleyen mekanizma pedagojiden çok seçilimdi.
Tolga Hoca’nın 2015’te yazdığı metne döndüğümde aynı yapının daha geniş bir çerçevede tarif edildiğini gördüm. Orkestra sadece müzik anlamına gelmiyordu. Bir çalışma örgütlenmesiydi. Bir piyasa prototipiydi. Ve o piyasanın içinde başarı için yetenek yetmiyordu. Karakterin ve hatta bedenin aşınmasıyla anlam kazanıyordu. Başkişinin nasırlı parmakları bir dönüşümün iziydi. Adanma ile çalışma arasındaki ilişkinin; sonunda çalışma düzenine bağlanan geriliminin iziydi. O gerilimden çıkan ateş de bir başkasının (kurumun/piyasanın) ocağını ısıtmak için kullanılıyordu.
Benim yazımda bu süreç insan onuru üzerinden görünür olmuştu. Fletcher’ın yöntemlerinden nefret etmiştim. Çünkü aşağılamayı pedagojik bir araç gibi kullanan, tanınmayı bir ödül mekanizmasına dönüştüren bir ilişkiyi rehberlik olarak kabul etmiyordum. Tolga Hoca’nın yazısında ise aynı süreç adanma ve çalışma arasındaki ilişki üzerinden anlatılıyordu. Adanmışlık bireysel bir çağrıydı. Çalışma ise o çağrıyı ölçen, sınırlayan ve tanıyan bir düzendi. Bu üç metnin kesiştiği yer burasıydı. Kurumsallaşmış bir beğenilme arzusu ile bireyin kendi varoluşsal onuru arasındaki gerilim.
Fletcher’ın “Aferin dünyadaki en tehlikeli kelimedir” cümlesi bir pedagojik tercih değildi. Bir düzenin kendini yeniden üretme biçimiydi. Tanınmanın sakınıldığı, eksikliğin sürekli hatırlatıldığı, varlığın koşullu hale getirildiği bir düzen. 2026’daki yazıda sahne sanatları eğitimi üzerinden tartışılan sınırlar ve yanılsamalar, benim yıllar önce “kutsanan beğenmezlik” diye adlandırdığım şeyin kurumsal karşılığıydı. Aynı mantık. Aynı yapı. Aynı sessiz mutabakat.
Yellowstone’daki atları izlerken hissettiğim hayranlığı şimdi yeniden düşünüyorum. Belki de hayran kaldığım şey özgürlük değil. Disiplinin görünmez hale gelmiş hali. Koşmaları doğal görünüyor. Akışları kendiliğinden. Ama o akışın arkasında yılların eğitimi, yönlendirmesi ve sessiz bir itaat var. Ve belki de bizi büyüleyen şey tam olarak bu: zorlanmanın görünmez hale gelmesi.
Tam da burada sembolik şiddetin ona maruz kalanların onu şiddet olarak tanımamasını sağlayacak kadar incelmiş bir şiddet biçimi olduğunu hatırlıyorum. Whiplash’ta da gördüğümüz tam olarak buydu. Şiddetin bir metot, bir disiplin ya da bir mükemmellik arayışı olarak ambalajlanması. Maruz kalanın, kendi aşınmasını bir parlama zannederek bu sürece gönüllü dahil olması… Aşınmanın başarı olarak görünmesi. Zorlanmanın adanmışlık olarak okunması. Sessiz itaatin tutku olarak adlandırılması. Başarıyı acı çekmekle eşitleyen anlatı bu yüzden bu kadar güçlü. Çünkü kendini baskı olarak değil de gelişim olarak sunuyor.
Tolga Hoca ile aynı yerde durduğumu görmek entelektüel bir tesadüften çok aynı yapının içinden geçerken, aynı kırılma noktalarını tanımaktan geliyor gibi hissettim. Belki de konu hiçbir zaman en başarılıyı bulmak değil. İnsanın kendi varlığını kanıtlamak zorunda kalmadığı bir alanın mümkün olup olmaması.
Saat şu an 23.23. Yellowstone’daki atlar muhtemelen hala koşuyor. Koşmaları güzel. Ama artık o güzelliğe aynı yerden bakamıyorum. Çünkü o akışın ardında sadece güç yok. Yılların yönlendirmesi, sınırlandırması ve şekillendirmesi var. Bizi büyüleyen şeyin kendiliğindenlik olduğu hissi, çoğu zaman o kendiliğindenliğin nasıl üretildiğini görünmez kılıyor.
Whiplash’ta, orkestralarda, sınıflarda ve hayatın başka alanlarında tekrar tekrar karşıma çıkan şey potansiyelin aşınmayla sınandığı bir düzen. Oysa insanın varoluşsal potansiyelinin ortaya çıkması için kırılması gerekmez. Aşağılanması gerekmez. Sürekli sınanması gerekmez. Potansiyel, ancak haysiyetle ve neşeyle var olabilir. Belki de aradığımız şey tam olarak bu. Tolga Hoca’nın dediği gibi “İnsanın varoluşsal potansiyelini haysiyetle ve neşeyle açığa çıkaran bir eğitim düzeni”. Müthiş.
Bİr saatte bunca şeyi yazdıranlarınız bol olsun komşular.
* Zaman bulursam bunu da okur, kaydeder ve okumaya üşenenler için youtube kanalıma yüklerim. Çünkü bunları size yapay zekanın donuk akışı ile değil de benim sesimden dinletmek de ayrı hoşuma gidiyor :=)