"Enter"a basıp içeriğe geçin

Akademik suistimalin 50 tonu

Bu yazıyı bir süredir taslaklarımda bekletiyorum. Başlığı önden koydum ve yazı için ilham olan makalenin linki hep altında duruyor. Yazı her seferinde biraz değişiyor. Bugün tamamlama niyetindeyim. Çünkü yedi aydır bilfiil uğraştığım çok uluslu AB proje önerisini sisteme yükledim ve bu süreçte yaşadığım her şeyle bunu hak ettim.

İlham olan makalenin künyesi aşağıda. Öncesinde veya sonrasında ona bakma konusunda merakınız uyanırsa bence blogumun bilim iletişimi misyonu da tam anlamıyla gerçekleşmiş olacak.

Coates, T. K. L. (2024). Academic abuse: A conceptual framework of the dimensions of toxic culture in higher education and the impact on the meaning of work. Higher Education Quarterly, 78, e12536. https://doi.org/10.1111/hequ.12536

“Akademisyenlik iş değildir, bir tutkudur” (ununu elemiş eleğini eskimeye terk etmiş bir profesör, n.d.)

Blogumu bilenlerin çoğu eskinin Twitter’ı, yeninin X’inden biliyor. O platformdaki ununu elemiş eleğini eskimeye terk etmiş profesörlerin çoğunun dilinden düşürmediği bir şey var: “Akademisyenlik iş değildir. Bir tutkudur.” Bu tutku sebebiyle sizden beklenenlerse insanüstü bir özveriyle, ağır iş yükünden şikayet etmeden, düşük maaşla ve güvencesiz pozisyonlarda çalışmaya devam etmenizdir. Gerçek akademisyen olabilmenin bedeli budur. Onlar neler çekmiştir zamanında. Siz de çekmelisinizdir. Adeta bir derviş gibi çilenizi doldurmanız gerekir ki onlar gibi olabilesiniz. Çilehaneniz akademinin bizzat kendisidir. Ancak bilmeniz gereken bir şey daha var. Asla onlar gibi olamayacaksınız. Neden mi? Çünkü onlar unlarını çok daha önce elediler. Bu işler babadan oğula değil belki ama (öyle olduğu yerler de yok değil tabi – bkz. nepotizm), hocadan çömeze geçer ve çömezin en tepeye çıksa da hocasını geçmesi asla izin verilmeyen bir ‘saygı’ kuralıdır. Herkes yerini haddini bilmelidir. Yerini haddini bilmek en önemli ‘vefa’ göstergesidir.

Yaptığımız işi neden yapıyoruz sorusunu soruyorum ben hep. Kocaman kocaman laflar var söylenen. Bilime katkı sağlamak. Toplumun refahına etki etmek. Sorunları çözmek. Dünyayı kurtarmak. Her yıl aralık ayında Tahtakale’deki uluslararası matbaada basılan 123348 kitap içi bölümle dünyayı kurtarmak mümkün olsaydı keşke. Çoğumuz okyanusa en azından bir deniz yıldızını geri gönderme hayalindeyiz. Kimimizin gönderdikleri çoktan ölü, kimimiz yıldızla beraber okyanusun derinlerinde yok olmayı göze alacak kadar deli, kimimiz yaşadıklarından sonra tek bir deniz yıldızını göndersek ne değişecek hoca fikrine teşne. Aşağıdaki alıntı en sevdiğim dizilerden biri olan Mr. Robot’tan. Dünyayı kurtarmak deyince aklıma gelen tek şey bu alıntı. Alıntının son cümlesi bu blog yazısının sebebi. Bazen midemizin kaldırmadığı yorucu bir geleneği anlatacağım size. Arkadaşlar hazır mıyız?

My father picked me up from school one day and we played hookey and went to the beach. It was too cold to go in the water so we sat on a blanket and ate pizza. When I got home my sneakers were full of sand and I dumped it on my bedroom floor. I didn’t know the difference, I was six. My mother screamed at me for the mess but he wasn’t mad. He said that billions of years ago the world’s shifting and ocean moving brought that sand to that spot on the beach and then I took it away. Every day he said we change the world. Which is a nice thought until I think about how many days and lifetimes I would need to bring a shoe full of sand home until there is no beach. Until it made a difference to anyone. Every day we change the world. But to change the world in a way that means anything that takes more time than most people have. it never happens all at once. Its slow. Its methodical. Its exhausting. We don’t all have the stomach for it.

Toksik kültür…

Daha önce mobbing sebepli intihar eden Uğurcan’ın arkasından iki blog yazmıştım (Mobbing nedir? | Uğurcan). Kimse sorunları çözmeye çalışmadığı, aksine çoğunluğun mobbing sırasının kendisine gelmesini beklediği yerde hiçbir sorun çözülmüyor. Aksine, daha yaratıcı yöntemler bulunuyor. Bu zehirli kültür bir noktadan sonra sistematik hale geliyor ve normalleşiyor. Vefa, gelenek, kurum kültürü gibi cilalı sözlerle bezenen bu kültür özellikle çembere sonradan dahil olanların ruhunu yok edip herkesi kendine benzetmeyi hedefliyor.

Makaleye göre yükseköğretimde zehirli kültürün yedi boyutu var. Bunlar:

  • Toksik liderlik: Yani güç ve kontrol odaklı liderlik anlayışı. Seni beni, yani bireyleri geçtim; tuvaletteki çöp kutusunun renginden kullanılacak sıvı sabunun markasına her şeyi yönetmek istiyorlar. Her şeyden haberdar olmak, her konuya gerektiğinde müdahale etmek istiyorlar. Bu da neyi beraberinde getiriyor. Zorbalık ve mobbingi.
  • Zorbalık ve mobbing: Yani ya baskı uyguluyor, ya görmezden geliyor. Ya da ikisi birden. Taleplerine cevap vermiyor. Uzmanlığını yok sayıyor. Parıldamana müsaade etmiyor. Halihazırda parıldıyorsan ışığını söndürmeye çalışıyor. Tıpkı ilkokul zorbaları gibi tek amacı var seni hayattan bezdirip sindirmek. Sinmiyorsan seni göndermek. Caydırmak. Yapıyorlar da. Çünkü kolaylaştırıcıları var.
  • Kolaylaştırıcı iş arkadaşları: Toksik sisteme sessiz kalan veya katkı sağlayan çalışanlar sayesinde bunu yapmaları çok kolay. Hal böyle olunca bir noktadan sonra bireysel fikirler değil, grupların fikirleri oluyor. Doğrular grupların doğruları oluyor. Bu da güçlendirilmiş toksik sosyal normları yaratıyor.
  • Güçlendirilmiş toksik sosyal normlar: Mobbing ve zorbalık yaygınlaştığında sessiz kalma, boyun eğme ve kabullenme kültürü gelişiyor. Bu kültür kaotik değişimlere bile ayak uydurabilmeyi beraberinde getiriyor.
  • Amaçlı, kaotik değişim: Yukarıda sıraladıklarım olurken sistemi elinde tutanlar sürekli yapısal değişiklikler gerçekleştiriyor, bu değişikliklerin dikkati dağıtmasını bekliyorlar. İtiraz edenlere verilecek cevap ise hazır: Kurum kültürü, usuller, sonradan gelenlerin cehaleti, üslupsuzluğu ve art niyeti…
  • Sistem, yapı ve süreçlerin manipülasyonu: Yani akademik süreçlerin belirli çıkar gruplarına hizmet edecek şekilde yönlendirilmesi. Çıkar çatışmaları. Nepotik arkadaşlık ve akrabalık ilişkileri.
  • İşin kendisi üzerinden baskı kurma: Yani ağır iş yükü ve haksız görev dağılımı ile işini hakkıyla yapmaya çalışanların baskı altına alınması. Besin zincirinin üstüne çıktıkça değişen görev tanımlarının sadece belli bir kesim için değişmesi. Bir grup için saçları da beyazlasa yapılması gereken daimi işler. Asıl işine, araştırmaya zaman ayırmanın engellenmesi. Çelme takılması…

Keşke tetikleyici içerik yazsaydım başına RTÜK sembolü gibi. Tetiklendiyseniz kusura bakmayın :=)

Sonuç ne?

Bu zehirli kültürün bireye ve kuruma karşı büyük etkileri var. Bireyler için stres, tükenmişlik sendromu, depresyon ve anksiyete yaratmakla kalmıyor. Fiziksel sağlık sorunları, uyku problemleri, bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi ikincil etkilere de sebep oluyor. Ayrıca meslekten uzaklaşma, motivasyon kaybı ve akademik verimliliğin düşmesi gibi sonuçları da yok değil. Ayrıca Uğurcanlar da var. Zayiat diyorlar onlara. Adına hashtag açıp hepimiz Uğurcanız, hesabını soracağız diyoruz. Soramıyoruz. Çünkü Uğurcan da biraz daha dirayetli olabilirdi diyorlar. Akademi hassas kalplilerin yeri değil diyorlar. Derler.

Sadece hassas kalplilere zarar vermiyor tabi. Kurumsal sonuçlar doğuruyor. Akademik verimliliği azaltıyor. Yaratıcılığı baskılıyor. Yüksek bir çalışan devri yaşatıyor bu durum. Nitelikli olanlar gidiyor. Amaç da bu zaten ama üniversitelerin uzun vadede itibar kaybı yaşamasına sebep oluyor bu durum. Sonra aynı kişiler çıkıp “akademi öldü” diyorlar utanmadan. Çözüm yok diyorlar. Bir benim inci tanesi ama tek başıma ne yapabilirim ki ununu eleyip eleğini asmış profesör olarak diyorlar. Kimi yiyor. Kimi gülüyor ben gibi bıyık altından.

Ne yapılabilir?

Makalede çok iyi niyetli tavsiyeler var. Mesela diyor ki politikalar gözden geçirilmeli. Mentörlük sistemleri desteklenmeli, genç araştırmacılar korunmalı. Liderler hesap verebilir olmalı. Şeffaf yönetim anlayışı benimsenmeli. Gülmeyin devam ediyorum. Dayanışma artırılmalı. Sadece zorbalığa uğrayan değil, diğerleri de ses çıkarmalı. Gülmey.. :=)

Ses çıkardığınız konuda, adına ses çıkardıklarınızın bile “yoo ben halimden memnunum. Sana ne” dediği yerde bir noktadan sonra ses çıkarmamayı tercih etmek de normal. Kendinizi suçlamayın. Basıp gitmek de tercih, kalıp savaşmak veya kalıp bıyık altından gülmeyi öğrenip işini yapmak da.

Killjoyluk müessesesi ve zaten hiç var olmamış bağları koparmak

Bir süredir Sara Ahmed’in Feminist Killjoy kitabını okuyorum. Bu yazıyı noktalamam hiç güç olmayacak bu yüzden. Yakınımızda gerçekleşmeyen her türlü konuda aktivist olmak kolay. Ses çıkarmak, bağırmak, kavga etmek de. Ancak asıl mesele içeriyi eleştirebilmek. Bourdieu Homo Academicus’da şöyle diyor: “Her kim uzaktan eleştirmenin hazzını ve kolay karını reddedip her şeyin ona kutsal saymasını tembihlediği yakın çevreyi inceliyorsa öznel zulmün çilesine katlanmaya hazır olmalıdır”. Sara Ahmed de ekliyor: “Zarar veren veya zayıflatan bağı, diğer insanlara zarar vermelerini önlemek için de koparmanız gerekir.” XOXO.

4 Yorum

  1. Zeynep Beşpınar
    Zeynep Beşpınar 11 Şubat 2025

    Kalbimden, aklından geçenleri, 19 yıllık yaşantımın özetini o kadar yalın ve çarpıcı biçimde anlatmışsınız ki! Elinize sağlık 🙂

    • Zehra Taşkın
      Zehra Taşkın 11 Şubat 2025

      Teşekkür ederim. Çok naziksiniz.

  2. İslam Çetinkaya
    İslam Çetinkaya 11 Şubat 2025

    Hocam çok yerinde tespitler ve haklı bir serzeniş. Yazınız aslında sadece akademi değil genel olarak iş hayatını da özetlemiş. Bilim yapmayı ve sistematik düşünmeyi öğreniyor muyuz bu konu da tartışılır ayrıca sadece yüksek lisans doktora vs. yapmayla gerçek anlamda bilim insanı olunuyor mu acaba? Bu konu da tartışılır.

    • Zehra Taşkın
      Zehra Taşkın 11 Şubat 2025

      Çok teşekkürler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir