"Enter"a basıp içeriğe geçin

Önyargının kör noktası olarak kendine körlük ve araştırma performans değerlendirme sistemleri

Araştırma değerlendirmesinin matematikle, temel bilimlerle, sonra sonra sosyolojiyle çok kereler bağlantısı kuruldu. En sevilen tabi ki her zamanki gibi matematikti. Toplama, çıkarma, çarpma ve bölme ile araştırmaları değerlendirebileceğini sanan temel bilimciler sayesinde araştırma değil, çıktı değerlendiriyoruz. Onu bile sayısı üzerinden yapıyoruz. O sayının ne ifade ettiğini çok da dikkate almıyoruz.

Bir süredir karar vericileri, politika yapıcıları, üretenleri, üretmesi beklenenleri, üretmeyenleri, çok konuşanları ve hiç konuşmayanları gözlemliyorum. Bu yazı bu gözlemler üzerine çok uzun zaman önce kurgulandı ancak bir sosyal psikolog veya herhangi başka bir alandan bir psikolog olmadığım için kaba etinden psikolojik kavram yakıştırması yapanlardan olmamak adına birkaç eser okuduktan sonra bu fikirlerimi yazıya dökmek istedim. Risk alamam anlıyor musun :=)

Okurken ve yazarken inanılmaz keyif aldım. Umarım siz de aynı hissi taşırsınız.

The Bias Blind Spot: Perceptions of Bias in Self Versus Others

Arabaların kör noktası var. Benim arabamda kör nokta aynası var ama o aynanın bile gözden kaçırdığı sinsirellalar oluyor bazen. Belli ki insanın da kör noktası var. Kendisi. Bu blog için düşündüğüm temayı anahtar sözcüklere döktükten sonra bilimsel yayınların nesnel değerlendirilmesi, hakemlikte yanlılık gibi farklı odakları olan çalışmalara eriştim. “Kör nokta” ise tam olarak aradığım kavramdı. Bu yazıya temel oluşturan makalenin künyesini vererek başlayayım.

Pronin, E., Lin, D. Y., & Ross, L. (2002). The bias blind spot: Perceptions of bias in self versus others. Personality and Social Psychology Bulletin, 28(3), 369–381. https://doi.org/10.1177/0146167202286008

Pronin ve kankaları aslında çok uzun yıllar önce gibi gelmeyen ama hesaba vurunca tam 23 sene önce yazdıkları makalede insanların önyargıların başkalarında nasıl işlediğini kolayca görebildiklerini, fakat aynı önyargıların kendilerinde etkili olduğuna inanmakta direndiklerini ortaya koymuşlar ve bu fenomene “yanlılık körlüğü” demişler. Çalışmalarına katılan insanlar hem genel toplum hem de kendi sınıf arkadaşlarıyla karşılaştırıldıklarında kendilerini daha az önyargılı, daha objektif yani en über insan formu olarak olarak tanımlamışlar. Hatta kişiler belirli önyargıların ne olduğunu öğrendikten ve bizzat bu önyargıları sergiledikten sonra bile, “benim durumum farklı” diyerek bunu reddetmişler (ama sen beni tanımıyor musun, ben öyle bir insan mıyım gibi gibi). Sonrasında da bu körlüğü sadece motivasyondan değil, aynı zamanda bilişsel erişilebilirlik ile açıklamışlar ve şunu çıkarmışlar: Kendi düşünsel süreçlerimize içsel erişimimiz sınırlı olduğundan o sürecin önyargılı olduğunu fark etmeyiz.

Daha ilginç olan geliyor. Aynı kişiler, başkalarının kendileri lehlerine yorumlarını hemen “yanlı” olarak nitelendirmişler.

Şimdi buradan araştırma değerlendirmesi kısmına atlıyorum. Sürekli bir yerlerde araştırma değerlendirmeleri nasıl iyileştirilir sunumu yapıyorum. Neredeyse her sunumda herkesten “kaliteye odaklanılmalı” hevesi ve dönüşü alıyorum. İnanılmaz mutlu oluyorum bu heyecanı görünce. Ancak gelin görün ki iş uygulamaya geldiğinde herkes sadece kendine işaret eden kriterin kaliteyi tanımladığını düşünüyor. Kendi alanına, çıktısına veya yöntemine uygun değerlendirme sistemlerini “en adil” veya “en geçerli” olarak görüyor. Çok yayın yapan biri yayın sayısını savunurken; toplumsal etkiyi önceleyen biri “yarar üretme”yi kalite kriteri yapıyor ama tanımladığı yarar da yine kendine işaret ediyor. Ayrıca yine aynı herkes bu tercihin evrensel olarak geçerli olduğuna inanıyor, çünkü kendi düşünme sürecini objektif sayıyor. Tüm bu bilişsel süreçler beni okumaktan çok hoşlandığım için adına blog yazdığım iki kitaba götürüyor. Biri Epistemik Adaletsizlik (Miranda Fricker), diğeri Damga (Erving Goffman). Nasıl götürüyor şöyle anlatayım.

“Marjinal”, “yanlı”, “yetersiz”

Açıkladığım tüm bu kendine körlük epistemik adaletsizlik kavramıyla kesişiyor. Bazı kişiler bilgi üretme ve değerlendirme hakkını kendinde doğal olarak görürken, diğerlerinin sesini “yanlı”, “yetersiz” ya da “marjinal” olarak dışlayabiliyor. Bu da sistemsel eşitsizliklere zemin hazırlıyor. Tıpkı temel bilimciler tarafından temel bilimciler için tasarlanan sistemlerin diğer tüm alanlar için doğurduğu eşitsizlikler gibi. Herkes her şeyin en iyisini yapıyor ve kendinden gayrısının yaptığı hiçbir şey ile ilgilenmiyor.

Bilim iletişimi

Bu durumun en büyük zarar verdiği iletişim türü de bilim iletişimi. Ülkede büyük bir deprem bekleniyor. Deprem bilimcilerin egolarının savaşını popülist bir taraftan seyrediyouz. Tıpkı Senna ve Prost’un, Obi wan ile Darth Wader’in, Hülya ve Gülben’in çekişmesini izler gibi. Arada bir sürü mesleki terim geçiyor. h-indeksler, etki faktörleri, SNIPler CNIP’ler havada uçuşuyor. Biri kaçın deprem olacak diyor, diğeri oturun oturduğunuz yerde. Bilimin halkı bilgilendirme misyonu sonunda bilimin halkı eğlendirme misyonu oluveriyor.

Yine daldan dala atladığım bir blog yazısı gerçekleşti. Neyse. Siz siz olun kendine kör olanlardan olmamak için en azından ara sıra kör nokta aynası kullanın. XOXO.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir